24 Temmuz 2017 Pazartesi

CHP, ADALETİ PÜLÜMÜR ÇAYI’NDA ARAMALI

                        
Öğretmen Necmettin Yılmaz, PKK’lı katillerce Tunceli-Pülümür yolunda katledildi. Necmettin Öğretmen’in katli kamuoyunda büyük bir infial uyandırdı. Ancak bazı eğitim sendikalarının, üniversitelerin, anlı şanlı(!) kitle örgütlerinin, HDP sever kimi meslek odalarının bu hain, insanlık dışı cinayete ses çıkarmamaları kamuoyunun ilgisinden kaçmadı.
15 Temmuz darbe kalkışmasın birinci yıldönümünde Tunceli’de şehitlerimiz için anma töreni düzenlendi. Bu anma da CHP Tunceli İl Başkanı Ali Rıza Güder kürsüye çıkıp dinleyenleri gözyaşlarına boğan bir konuşma yapıyor.
“Bu işlediğiniz adi cinayetle siz bu coğrafyada sadece gencecik bir insanı değil; insanlığı, vicdanı, haysiyeti, onuru da katlettiniz. Bu, neyin davasıdır? Ne uğruna öldürüyorsunuz, ne uğruna ölüyorsunuz? Bu kör şiddetin sebebi neyin nesidir? Gencecik bir adamı öldürüp suya atmak neyin nesidir? Sizin ölüye de mi saygınız yoktur? Ölmüş bir insanın son bir kez annesiyle, babasıyla buluşmasına da mı saygınız yoktur? Anne, baba çocuğunun cenazesini almasın mı? Bu zavallı öğretmene bir cenaze namazını,  bir cenazeyi de mi çok gördünüz? Bir avuç toprağı da mı çok gördünüz? (…) Gencecik bir insanı suya atmak neyin nesidir? Munzur dağlarının piri pak suyunu bu adi cinayetle kirletmeye utanmadınız mı?” Bu sözler, dinleyenlerin yüreklerine kurşun gibi işledi. PKK’yı bu kadar açık bir biçimde sorgulayan yöre siyasetçisi yok gibi. Soru tümceleriyle oluşan bu konuşma, bir sorgulamadır. Bu soruların hiçbirine PKK’nın vereceği bir yanıt yoktur. Bu sorular, Munzur dağlarını bölücü örgütün üstüne çöktürmüştür. Bu nedenle Sayın Güder’i kutluyoruz.
Sayın Güder’in konuşmasıyla şunu anladık ki Tunceli toprakları nice Kamer Gençler yetiştirecektir.
Ali Rıza Güder’in PKK terörünü sorgulayan konuşması, bölgede önemli bir başlangıç noktasıdır. PKK’yı türlü nedenlerle uzaktan yakından destekleyen birçok kişinin aklını başına devşirecek bir konuşmadır bu. PKK, bundan böyle Tunceli dağlarında eski rahatlığını bulamayacaktır. Bu, Tunceli’nin Cumhuriyet kenti olma yolunda attığı güçlü bir adımdır. Ortaçağ’ın Dersim’i artık söz konusu olamaz. Çünkü Cumhuriyet aydınlığının Tunceli’si tüm gücüyle ortadadır.
CHP İl Başkanı’nın konuşmasından sonra 21 Temmuz 2017 günü, Tunceli’de, terör örgütü PKK tarafından katledilen öğretmen Necmettin Yılmaz’ın anılması ve teröre tepki amacıyla “Teröre Lanet Yürüyüşü” düzenlendi. Yürüyüşe, birçok CHP milletvekili katıldı. “Sen bizim şehidimiz ve onurumuzsun.” yazılı pankart ve Şehit Öğretmen’in fotoğrafının bulunduğu posterlerle, Türk bayraklarıyla yürüdü çok sayıda Tuncelili. Yürüyüşe, Tunceli İl Jandarma Komutanı ile İl Emniyet Müdürü de katıldı. Vatan Partisi üyeleri de yürüyüşteydi. Keşke, Kılıçdaroğlu da bu yürüyüşün en önünde yürüseydi… İnanın Ankara-İstanbul yürüyüşünden daha etkili olurdu.
Adalet, PKK/HDP yöneticileriyle yan yana yürüyerek değil, Tunceli’de PKK’ya karşı yürüyerek sağlanır. Çünkü bu yürüyüş, vatanın bütünlüğü ve milletin birliği içindir. Vatan yoksa adalet de olmaz. Adaleti, Pülümür Çayı’nın kıyısında aramalı. Bu adalet isteği emperyalist planları boşa çıkarır. Türkiye özgürleşir. Vatan bütünlüğü sağlanır.
CHP’nin Tunceli’de düzenlediği “Teröre Lanet Yürüyüşü” doğru bir eylemdir. Yurttaşın arzuladığı CHP, budur. HDP ile kol kola yürüyen değil, PKK’ya karşı dimdik yürüyen bir CHP… Ortaçağ’ın Dersim’inin değil Cumhuriyet’in Tunceli’sinin yanında bir CHP…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       23 Temmuz 2017



23 Temmuz 2017 Pazar

ŞEHİT ÖĞRETMEN NECMETTİN YILMAZ

Necmettin Yılmaz… 23 yaşında genç bir öğretmen… Büyük hayalleri olan çiçeği burnunda bir eğitim savaşçısı… Bir adam… Şanlıurfa’ya atanınca koşa koşa gidiyor bu yurt köşesine. Cumhuriyet’in ışığı olmak istiyor gittiği köyde. Genç öğretmen seviliyor, sayılıyor köylülerce. Öğrencileriyle bütünleşiyor kısa sürede.
Yaz dinlencesi vakti geliyor. Sıla burnunda tütmekte... Türkiye’nin en güneyinden kuzeye doğru yola çıkıyor Şehit Öğretmen. Güneydoğu’nun ovalarını aşıyor kurduğu bin bir güzel hayalle ve umutla. Doğu Anadolu’nun dağları arasından yol alıyor sılaya doğru. Memleketi Gümüşhane’ye yaklaştıkça yüreği heyecana dayanamaz oluyordu, kim bilir?
Günlerden 16 Haziran 2017’ydi. Tunceli-Pülümür yolundan ilerlemekteydi Necmettin Öğretmen. Tunceli dağlarının bin bir renkli çiçeklerine bakıp mutlanıyordu kendince.
Pülümür Çayı’nın temiz sularına bakarak ilerlediği bir anda, yolu kesildi PKK’lı teröristlerce. Aracından indirildi ve kurşuna dizildi. Arabası da yakıldı hainlerce. Mutluluğunun, hayallerinin, sıla özleminin, karatahtasının, içindeki aydınlığın, öğrencilerinin umutlarının, onu bağrına basan Urfalı köylülerin yüreklerinin orta yerine kurşun sıktı vicdanları sönmüş bölücü teröristler. Daha sonra o genç beden, Pülümür Çayı’na atıldı.
Ailesi umudunu yitirmedi hiç. Ne olur ne olmaz çıkagelir birden diye. Aydınlığa düşman, insanlığını yitirmiş, emperyalizmin vaatleriyle vicdanları körelmiş ölüm makinelerinin silahsız bir masum insanın duygularını anlayacak yürekleri yoktu.
Necmettin Öğretmen, ortadan kaybolunca günlerce arandı. Onu PKK’lıların kaçırdığı düşünüldü. 12 Temmuz 2017 günü, Tunceli-Pülümür karayolunun 25.kilometresinde cansız bedeni bulundu.  Onun cansız bedeni, Pülümür’ün apak, tertemiz sularıyla günlerce yıkandı.
Dünyanın en kirli savaşlarında bile sivillere, masumlara, silahsız insanlara, hele öğretmenlere kurşun sıkılmaz. Elinde kaleminden başka silahı olmayan bir insana neden kıyılır?
Necmettin Öğretmen niçin öldürüldü? Etnik kökeni farklı olduğu için… Düşünceleri farklı olduğu için… Öğretmen olduğu için… Kimlik kartında Gümüşhane yazdığı için… Şanlıurfa’ya öğretmen olarak gittiği için…
Arap çöllerinde masum insanların kafalarını kesen IŞİD’le Pülümür Çayı’nın kıyısında genç bir öğretmeni katleden vicdansızlık aynıdır. Aynı kaynaktan beslenmekteler... Aynı merkezden yönetilmekteler... Aynı amaç uğruna insanları, insanlığı katletmekteler.
Gün, Necmettin öğretmenleri katledenlere karşı gelme günüdür. Onlarla uzlaşma, onları özgürlük savaşçısı(!) sayma günü değildir.
Necmettin Öğretmen, daha önce PKK’ca katledilen aydınlık savaşçısı diğer öğretmenlerle Cumhuriyet şehitle arasında yerini aldı Onlar halkın gönlünde birer kahraman. Ya PKK’lı robotlar? Onlar, hain damgasıyla milletin nefretiyle vicdanları kupkuru hep kullanılacaklar.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       22 Temmuz 2017

20 Temmuz 2017 Perşembe

ATACAN’IN DONDURMACI PROTESTOSU


Atacan, dört yaşındayken dondurma yemeye başladı. Sıcak yaz günlerinde haftada birkaç gün bir top çilekli dondurma yiyordu. İkinci topu asla istemiyor, çilekli dondurmanın dışındakileri ağzına sürmüyordu.
Ata, dondurmasını sürekli olarak Bostancı’da, evimizin karşısındaki meşhur dondurmacıdan yemekteydi. Dondurmanın bir topu bir lira, elli kuruştu. Sahile gezintiye giderken dondurmacının önünden geçerdik. Her seferinde dondurmacı tezgâhının önünde insan kuyruğu olurdu. Atacan, “Paran var mı Adil?” diye sorardı. Ben: “Var!” deyince o, elini uzatırdı bana. Ben de onun küçücük avucuna bir buçuk lira koyardım. Parayı, avucunda sıkı sıkı tutar ve kuyruğa girerdi.
Atacan, kuyruğa girmeyi dondurmacının önünde öğrendi. Elinde parası, başında şapkasıyla en arkaya geçerdi. Ben ve eşim gülerek onu izlerdik. Kuyruk uzun, çocuğun acelesi var. Atacan, kuyruğun en arkasında sıkılırdı. Birkaç dakika sonra üç beş kişinin önüne geçerdi. Aradan birkaç dakika geçince bir üç beş kişi daha… Derken kuyruğun en önüne geçerdi sıra bekleyenlerin gülümsemeleri ve onu hayranlıkla izlemeleri arasında.
Tezgâhın önüne gelir. Buzdolabının önündeki küçük çıkıntının üstüne çıkar. Böylece kendini, yükseğe çıkarır, oradan kendisini gösterirdi. Dondurma satan iki genç kız, Ata’nın yalnızca şapkasını ve iki gözünü görürlerdi. Çocuk parayı ablalardan birine uzatır, “Dondurma istiyorum.” derdi. “Çilekli olsun!” demeyi de unutmazdı. Genç kızlardan biri parayı alır, sırada bekleyen kalabalığa aldırmadan çocukla söyleşmek ister kısa da olsa. Ancak çocuk oralı olmaz. Dondurma külahını alır olmaz “Teşekkür ederim.” der ve sahile doğru yürürdü. Biz de onun arkasından yetişirdik peçete elimizde.
Bir gün Ata, elindeki paraları sıkıca tutmaktaydı. Bu arada sırada bekleyenlerin önüne geçmeye çalışıyordu. Ben de uyarıyorum onu. “Kuyrukta bekle, insanların önüne geçme!” diye. O, “Kuyruktayım ya…” diyerek yanıtlıyor beni.
Tam dondurma dolabının önüne geldi, çocuk bir şeyler aranıyor yerde. Avucuna baktım, sıkıca kapalı. Açtım avucunu elli kuruş yok. Onu düşürmüş, arıyor yerde. Herkesin gözü çocuğun üzerinde, merakla ve gülümseyerek izlemekteler onu. Ben de ona katıldım. Bulamadık… Cebimde başka bozuk para yok. Kâğıt para vermeyi önerdim ona, kabul etmedi. “Ama paran eksik… Bu parayla sana dondurma vermezler.” dedim. O: “Bir şey olmaz, verirler. Ablalar beni tanıyorlar.” diyerek yanıtladı beni ve tezgâhın önündeki yerini aldı. Elinde sıkıca tuttuğu bir lirayı dondurmacı ablaya uzattı. Abla, gülümseyerek ve Atacan’la konuşmaya çalışarak tek top dondurmayı külaha koydu. Çocuk, dondurmayı aldı ve bana dönerek “Bak, bir tane paraya da dondurma verdiler Adil.” dedi mutlulukla.
Yazla birlikte dördüncü yaşı bitti Ata’nın. Sonbahar, kış, ilkbahar… Dondurma yeme sezonu çoktan bitti. Derken yaz geldi. Evimizin karşısındaki dondurmacının önünde kuyruklar yeniden oluştu her yaz olduğu gibi. Dondurmacının önünden yürümekteyiz. Apartman bahçesinde konan dondurma dolaplarının önünden geçmekteyiz. Atacan elimi tutmakta… Ancak gözleri dondurmacıda, önüne bakmıyor. Bana döndü: “Dondurmacı ablalar neden yok?” diye sordu. Soruyu eşim yanıtladı: “Belki işten ayrılmışlardır.” Çocuk haberleri neredeyse her gün dinlemekte bizimle birlikte. “İşten çıkarılma” denen berbat kavramı bilmekte. “Bu ablaları işten çıkarmış olmasınlar?” dedi çocuk. Eşim: “İşten çıkarılmış da kendileri de ayrılmış olabilirler.” diye onu yanıtladı.
Hem konuşuyor hem de yürüyoruz... Beş yaşındaki afacan düşünceli. Aklı dondurmacı ablalarda. Bostancı sahiline gittik. Bir şeyler yiyip içelim diye. Ne mümkün… Durmadan dondurmacı ablalarla ilgili sorular sormakta. Neyse ilgisini çekecek bir şey bulduk da konuyu değiştirmeyi başardık.
Birkaç gün sonra yine dondurmacının önünden geçmekteyiz. Onun gözü tezgâhın arkasındakilerde. Ben “Dondurma alalım.” dedim. O: “Yemem!” dedi sert ve kararlı bir sesle. “Neden?” diye sordum. Çocuk: “Ablalar işe girmeden dondurma yemem.” dedi. Israrlarımız işe yaramadı. Yaz geçti ve Ata, dondurma yemedi. Ona göre dondurmacı ablalar işten çıkarılmıştı. O da kendince dondurmacıyı protesto etmekteydi.
Bir yıl sonra Atacan, altı yaşında oldu. Yaz gelmişti. Dondurmacının önündeki kuyruklar uzamaya başlamıştı. Dondurmacının önünden geçerken ablalardan birini gördük. Atacan çok sevindi. Tıpkı gurbetten yakını dönen biri gibi mutlu oldu. Para istedi ve dondurmasını almak için sıraya girdi. Geçen yaz hiç dondurma yemediğini ve nedenini anlattık ablaya. Genç kız duygulandı. Atacan’a işten çıkarılmadığını anlatsa da boşuna. İş, işten geçmişti. Ufaklık, diğer ablayı sordu. Onun artık üniversiteli olduğunu anlattı dondurmacı kız. Çocuk, yitirdiği dondurmacı ablalardan birini bulmuştu. Mutluydu. Protestosu son buldu. Yaz boyu dondurmasını hep kendi aldı.
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                                  19 Temmuz 2017

17 Temmuz 2017 Pazartesi

ATACAN AĞAÇTAN DÜŞTÜ


Mürefte’deki yazlık ev, çocuklar için büyük bir özgürlük alanı. Çünkü doğa ile bire bir ilişkideler. Ağaç, çiçek, böcek, solucan, kırkayak, kuş, kedi, deniz, yıldız, ay, güneş, rüzgâr… Çocuklar, kent yaşamında göremedikleri ve büyük bir bölümünü tanımadıkları varlıklarla iç içe yaşamaktalar. Bu, onlara hem mutluluk katmakta hem de doğayı tanıma fırsatı vermekte.
Evin bahçesi çocuklar için büyük bir nimet… Kan ter içinde akşama dek koşuyorlar. Akşam olunca da kuş gibi tünemekteler buldukları bir yerde. Sandalye, koltuk, şezlong, salıncak… Uyumak için yer önemli değil. Sabahleyin erkenden kalkıp koşturmaca yine sürmekte. Bahçede zeytin ağaçları var. Dalları zeytinlerle dolu. Küçücük, sert, yemyeşil… 32qZeytin gövdeleri çocukların tırmanması için uygun. Genellikle bazı ağaçlar dimdik değil, Eğri büğrü büyümüşler. Bazılarının gövdeleri adeta basamak gibi.
Günün belli saatlerinde koşmacalar, türlü oyunlar bitince sıra zeytin ağaçlarına tırmanmaya gelmekte. Bu konuda en başarılı Mercan (7). Jimnastik sporu yapmanın kolaylığını ağaca tırmanırken yaşamakta. Zeytin ağacına çabucak çıkıveriyor. Yere paralel bir dal bulunca önce ayaklarını dala doluyor, sonra kendini baş aşağı bırakıyor. İleri geri sallanıyor, ardından elleriyle dalı kavrayıp kendisini yukarı çekiyor. Bu hareket birkaç kez oluyor. Zeytin dalı, Mercan’a barfiks oluyor. Atacan (6), Ada (6) da Mercan’dan aşağı kalmamak için ağacın gövdesinde savaşım vermekteler. Ela (4) ise boyunun yettiği bir yerde oturup diğerlerine yetişmeye çalışmakta.
Atacan, yaşamında ilk kez ağaca tırmandı. İstanbul’daki denemeleri, hep başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Zeytin ağaçlarına tırmanması, gün geçtikçe gelişti. Artık yüksek dallara çıkabiliyor. İlk başta ufak tefek düşmeler, dalların oluşturduğu küçük çizikler oldu. En baştaki düşmelerde ağlaması, sızlanması çoktu. Şimdilerde bu azaldı. Her düşme, bir deneyim. Hatalar, başarısızlıklar öğrenmeyi hızlandırmakta.
Ağaca tırmanmayı başardıkça özgüveni artmakta. Özgüven de onun ufak tefek düşmeleri ve sıyrıkları görmezden gelmesini sağlamakta.
Çocukların bir işi tek başlarına başarmaları çok önemli. Bu onlarda hem özgüveni geliştirmekte hem de üretkenliklerini artırmakta. Özgüvenli kişi, bağımsız iş yapabilme yeteneğini kazanmakta. Bağımsız iş yapabilme yeteneği olan birey, özgün, yaratıcı çalışmaklar ortaya çıkarmakta. Bu nedenle çocukların özgürlüğünü kısıtlayıcı müdahaleler, onların yeteneklerini törpülemekte. Ruhsal gelişmelerini, yeteneklerinin ortaya çıkmasını olumsuz yönde etkilemekte.
Çocukların en iyi öğrenme alanı oyun. Oyun içinde her çocuk yeni bilgiler, deneyimler elde eder. Yetenekleri oyun içinde keşfedilir ve geliştirilir. Oyunu çocuğa yasaklamak, onları en ağır cezaya mahkûm etmektir. Çocuklara oyunu yasaklayan katı, gelenekçi, tutucu toplumlar yaratıcı insan eksikliği çekmekteler. Çünkü yaratıcılığın ilk laboratuvarı oyun alanlarıdır.
Oyun, çoğu zaman hayallerin gerçekleştirildiği yerdir. Çocuk, hayal ettiklerini oyunda uygulama fırsatı yakalar. Hayallerinin gerçekleştiğini gören birey, mutlu olur. Yeni hayaller kurar. Yeni hayal demek, oyunda yeni uygulamalar demektir.
Çocuğun arkadaşlarıyla oyun oynaması bulunmaz bir fırsattır. Küme içinde oyun oynamak, çocuğun birlikte iş yapma, paylaşma, iş bölümü, demokrasi, sosyalleşme, uzlaşma kültürünü geliştirir. Kişi, sosyal ortamlarda daha hızlı öğrenir. Birlikte oynanan oyun da bir sosyal ortamdır. Bu nedenle çocuklarımızın arkadaşlarıyla oyun oynayacak ortamlar hazırlamalı. Onların bu sosyal gereksinmesini karşılayıcı fırsatlar yaratmalı.
Atacan, anaokulunda ilk arkadaşlarını edindi. Buradaki arkadaşlıkları; onun sosyal, ruhsal gelişmesinde önemli rol oynadı. Bu yaz dinlencesinde dayısının kızlarıyla olması onun yaşamında önemli bir dönüm noktası. Doğayı birlikte keşfetmekteler. Oyunları birlikte kurmadalar. Arada hır gür olsa da uzun sürmüyor. Küsmeler kısacık bir zaman dilimini kapsamakta. Küsmeyi de barışmayı da öğreniyorlar. Bu durum, onlar için bir yaşam dersi. Oyunlarda farklı cinslerin rol paylaşımını çok güzel yapmaktalar.
Bir çocuğun yanında arkadaşları olunca büyüklere fazla gereksinmesi olmuyor. Annesine, babasına: “Gel, oyun oynayalım.” demiyorlar.
Dün, türlü oyunlar oynayıp koşturmacalarla iyice yorulduktan sonra akşam kararmaya başladığında çocuklar yine ağaçlara tırmanmaya başladılar. Bahçenin tek aydınlık noktası burası. Cıvıl cıvıllar… Kırlangıçlarla yarışmaktalar. Kırlangıçlar, akşamın telaşındalar. Hızlı kanat çırpmalarla uçmaktalar. Son yiyeceklerini yemenin peşindeler. Onları yuvalarında bekleyen yavruları var. Evin üst balkonunda iki kırlangıç yuvasında hareketlilik artmış durumda.
Çocuklar kırlangıçlar gibi… Ağaçlara çıkıp inmedeler sürekli. Bir saniye bile ara vermiyorlar işlerine. Adeta zamanla yarışmaktalar.
Gece oldu olacak. Atacan, zeytin ağacının çatallı gövdesinde. Ata biner gibi oturmuş. Avaz avaz… Sevinçli… Oturduğu yerden kalkıp yere paralel bir dala uzanıp maymunlar gibi sallanmak istemekte. Bunu da bağırarak söylemekte. Tam dala tutunacakken minik Ela da aynı zeytin ağacının gövdesine tırmanmanın peşinde. Ağaca çıkarken Ata’yı fark etmiyor. Onun ayaklarına yüklenince Atacan dengesini yitiriyor. Ağacın kalın gövdesine çarpıp yere düşüyor. Bu çarpma nedeniyle burnu yaralanıyor. Burnun sağ yanı sürtünme nedeniyle kanıyor. Her zor durumda kaldığı gibi baba kucağının limanına sığınıyor. Eşim, hemen ilk yardımı yapıyor. Kanamayı durduruyoruz. Atacan, ağlıyor. Onu susturmakta bir dert. Elleri boynumda. Benim bir elim onun gövdesine yapışmış, diğeri burnundaki tamponda. Öpüp kokluyorum onu. O yanaklarından süzülen gözyaşlarını, akan sümüğünü benim tişörtüme silmekte. Ben, onu sakinleştirmeye çalışmaktayım. Giderek sakinleşti. Ancak ağlaması düşük perdeden sürmekte.
 Ela ile Mercan, Atacan’ın burnunun kanadığını görünce birazcık korkmuş olduklarından oyunlarını sessizce sürdürmekteler. Ancak yan gözle Ata’yı izlemekteler. Ada, Atacan’ın yanı başında. Diğerlerinin gelmemesi Ata’nın ağırına gidiyor. “Benim tek dostum Ada!” diye ağlamaklı sesiyle bağırıyor.
“Ela, benden niye özür dilemiyor? Ona küstüm, bir daha konuşmayacağım onunla.” diyerek söyleniyor. Ela, Ata için çok özel biri. Ata O’nu çok güzel buluyor. O da Atacan’ın çevresinde fır dönmekte.
Ortalık duruluyor, Atacan uyumak üzere kucağımda. Ela geliyor, birazda bizlerin zorlamasıyla. Atacan’ın yanağını öpüp özür diliyor. Onun da beklediği an… Özrü hemencecik kabul ediyor. Çok mutlanıyor. Erinç içinde yatmak için odasına çıkıyor.
Sabahleyin uyanınca burnundaki morartı belirginleşiyor. İkide bir soruyor: “Adil, burnum ne zaman iyileşir?” Ben, fırsatı kaza etmiyorum. “Süt içeceksin. Yumurta, et, peynir, yoğurt yiyeceksin. Bu arada sebze ve meyve de tüketmelisin. O zaman iyileşir burnun.” diyorum. Önerilerim inandırıcı olmadığından olacak ki Atacan, yemek konusunda iştahsız. Bütün dikkati burnunda.
“Burnun önemli değil, iyileşir, oynamayı sürdür.” dedim. Zaten böyle bir şey dememe gerek yoktu. O, kahvaltıdan kalkar kalkmaz koşturmaya başladı bile. Muhteşem dörtlünün bağrışları her yana bir ezginin güzelliğiyle yayılmakta.
Çocuk işte… Düşe kalka büyüyecek... Oyun, en önemli vitaminleri. Bağışlayıcılık onların doğasında var. Her şeyi, kaldığı yerden sürdürmekteler. Yaşam bir çocuğun saflığı, iyi niyeti, bağışlayıcılığı, dostluğu, doğallığı, umuduyla dolu olsa keşke…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       15 Temmuz 2017


14 Temmuz 2017 Cuma

ORDUSUZ DEVLET VE MİLLET OLUR MU?

                              
15 Temmuz darbesinin bastırılmasının birinci yıldönümü kutlamalarını, AKP yönetimi siyasal kazanca dönüştürüp 2019’da yapılacak seçimleri kazanmak için kullanmakta. Darbenin yalnızca AKP yönetimini hedef aldığı propagandası yapılarak tarihsel bir yanlışa sürüklenmekteler.
Öncelikle belirtelim ki, 15 Temmuz darbe kalkışması, Türk Milleti’ne ve Türk Ordusu’na yönelikti. Amaç ülke bütünlüğünü bozmak, ikinci İsrail’in kurulmasını sağlamaktı. Bu nedenle de darbe kalkışması, ABD’nin FETÖ’yü kullanarak Türkiye’ye saldırısıdır. Böyle bir saldırı milletin tümünü hedef alır, yalnızca bir tek siyasal parti hedefte olmaz. Bunun tersini savunmak hem darbeye destek vermektir, hem de milletin birliğini bozmaya yöneliktir.
15 Temmuz darbesi, milletin desteğiyle Türk Ordusu tarafından bastırılmıştır. Çünkü tankı tankla, uçağı uçakla, makineli tüfeği makineli tüfekle ezersiniz. Darbecileri etkisizleştirmek için askeri birliklerde çetin çatışmalar oldu. Milli ordu, içine sızmış Amerikancı teröristleri ezdi ve darbe önledi.
AKP yönetimi, günler öncesinden neredeyse tüm televizyon kanallarında gösterilen ve kendilerince hazırlandığı belli olan kısa filmler hazırladı. Bu filmlerde FETÖ elemanları için “terörist” yerine “asker” sözcüğü kullanılmakta. Bu yolla da TSK gözden düşürülmeye çalışılmakta. Oysa FETÖ’nün darbe kalkışmasıyla yapmak istediği de bu. Türk Ordusu’nu milletle karşı karşıya getirerek milletten koparmak. Televizyonlardaki kısa filmlerde TSK’nın darbeyi bastırmadaki rolü görmezden gelinmekte. Bu durum gösteriyor ki AKP, Türk Ordusu’nu hedef almakta.
Cumhurbaşkanlığınca hazırlanan afişler, televizyonlarda gösterilen filmlerin ötesine giderek Türk Ordusu’na saldırıya dönüştü. Neden mi? Çünkü AKP yöneticileri Vahdettin’in, damat Ferit’in izinden giderek Cumhuriyet’le, Atatürk’le hesaplaşma peşindedir. TSK, Atatürk’ün ordusudur ve emperyalizme karşı mücadele içinde halkın sevgisini kazanmıştır. Afişlerde zavallı, yalvaran üzerinde TSK üniforması olan askerlerin ellerinde bayrak bulunan kişilerce teslim alınması ilginçtir. Asker, bayrağa karşıymış gibi bir algı oluşturulmak istenmekte. Oysa Türk Bayrağının semalarımızda dalgalanması asker sayesinde olmakta. Bunun için askerlerimiz şehit olmakta. Bayrak ulusal birliğimizin sembolü. Bölücülük karşısında destanlar yaratan asker, ulusal bütünlüğümüzün parçalanmasını önlediği gibi, bayrağı da yere düşürmemekte.
Cumhurbaşkanlığının imzasını taşıyan afişler, bir aymazlığın ürünüdür. Bu afişler, tam da FETÖ’nün amacına yöneliktir. Türk Ordusu’nu dağıtmak isteyen ve Sevr’i diriltmek için uğraşan emperyalistlerin ekmeğine yağ sürmekte aymazlık afişleri. Bu nedenle bu afişler kaldırılmalı hem TSK’dan hem de Türk Milleti’nden özür dilenmeli.
TSK’nın zaafa düşürülmesi yalnızca FETÖ’ye değil, emperyalizmin beslediği tüm terör örgütlerine özellikle de PKK’ya cesaret verir.
Bazı AKP yöneticileri, 15 Temmuz’un bir işgal hareketi olduğunu söylemekteler. Ancak bu işgalci devletin kim olduğunu söylememekteler. Biz söyleyelim: Bu işgalci devletin adı ABD. FETÖ darbesinin arkasında da boylu boyunca Amerika bulunmakta.
Ey AKP yöneticileri! Türkiye, işgal hareketini neyle önleyecek? Bunun da yanıtını biz verelim: Milletiyle bütünleşmiş ordusuyla… O zaman neden ordu ile millet arasına kama sokuyorsunuz? Milletle orduyu birbirinden koparırsanız, ülkemizi nasıl savunacağız? FETÖ, PKK gibi terör örgütlerinin başını nasıl ezeceğiz?
Ey Erdoğan! 15 Temmuz darbesini bastırarak Türkiye’yi büyük bir felaketten kurtaran TSK’yı küçük düşürmeyin! PKK’ya karşı amansız bir savaşın içinde olan ve ikinci İsrail’in kurulmasını önleyen askerin huzurunu bozmayın!
Ey AKP’liler! Atın içinizdeki asker, Cumhuriyet, Atatürk ve Türk Milleti düşmanlığını!
Ey AKP’liler! Ey Erdoğan! Ordusu olmayan millet ve devlet yaşayabilir mi? Askerle uğraşmayın! Milletin birliğini tehlikeye düşürmeyin! Vatanın bütünlüğünü bozmayın! Hele FETÖ, PKK ve ABD’nin ekmeğine yağ sürmeyin! Şunu iyi biliniz ki Türkiye’de terör örgütlerinin ekmeğine yağ sürenler iktidar olamazlar. Türk Milleti, ilk seçimde sizden bunun hesabını sorar. Oturduğunu koltukları altınızdan çekiverir.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       13 Temmuz 2017

11 Temmuz 2017 Salı

AHMET TÜRK

                                               
Güneydoğu’nun en büyük aşiretlerinden birinin lideri…
Siyasete, Demirel liderliğindeki Adalet Partisi’nden ayrılan Demokratik Parti’de başladı. Önce ağabeyi Abdürrahim Türk milletvekiliydi bu partiden. Ağabeyi ölünce Ahmet Türk, 1973 seçimlerinde Ferruh Bozbeyli liderliğindeki DP’den vekil seçildi. Feodalite böyle bir şey… Ağabey ölünce seçilme hakkı da kardeşe geçer.
DP, yok olurken Ahmet Türk sola direksiyon kırdı, yani o dönemin parlayan yıldızı CHP’ye… 1977’de CHP’den Mardin vekili seçildi.
12 Eylül darbesinden sonra SHP’de yerini aldı. Ardından bölücü partilerden seçildi aşiret reisi.
Bölücülük nedeniyle hapislerde yattı. En son Mardin’de belediye başkanıydı HDP’den. Tutuklandı, görevinden el çektirildi. Hapishanede hastalandığını işittik. Devlet Bahçeli, “Yaşlıdır, hastadır, hapiste yatması doğru değil.” anlamında bir şeyler söyledi. Söylemesi Bahçeli’den, affetmesi AKP’den. Bahçeli’nin bir dediği iki edilmedi ve Ahmet Türk salıverildi.
Aşiret reisi, evine gelince yandaşları ziyaretine gittiler. Birazcık zaman geçince iyileşti hasta…
Kılıçdaroğlu “adalet” için yollara düşünce Ahmet Türk’e can geldi. Türkiye, sıcaktan kasıp kavrulurken düştü yollara. Kılıçdaroğlu’nun koluna girdi ve o da yürüdü. Adalet(!) için güya…
Allah’ın işine bakın! Ahmet Türk’ün hastalığı nedeniyle salıverilmesini isteyen Bahçeli… Salıveren AKP… Onunla kol kola yürüyen Kılıçdaroğlu… Bu arada Türk’ün HDP/PKK vekili olduğunu da söyleyelim. Ahmet Türk; HDP, MHP, AKP; CHP’yi birleştirdi tutukevinden adalet yürüyüşüne uzanan yolda.
Düzen iyi kurulmuş. Bu düzenin yazık ettiği de bu kayıkçı kavgasında canı, kanı, emeği, geleceği, zamanı çalınan halk… Bu dört partiye takım tutar gibi oy verilirse düzen de değişmez. Ezilen, horlanan da…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       6 Temmuz 2017


2 Temmuz 2017 Pazar

TÜRKİYE’NİN HOCASI YAŞAR NURİ ÖZTÜRK

                        
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, 22 Haziran 2016 günü aramızdan ayrıldı. Hoca’nın kaybı, Türk halkı için üzücü ve acı olmuştur. Çünkü hurafelerle, şirk dincileriyle, Allah ile Aldatanlarla savaşıp halkı aydınlatan bir düşünürdü Prof. Öztürk.
Benim için önemli bir aydın ve insandı yaşar Nuri Öztürk. Hiç tanışmadığımız bir dönemde onu aşkın yazımın noktası ve virgülüne dokunmadan kendi köşesinde yayımladı. İki ayrı televizyon kanalında yazılarımla ilgili övgü dolu sözler söyledi. Tabi bu durum, beni büyük bir yazma sorumluluğunun altına soktu. Rahmetli Öztürk’ün bu övgülerine layık olmak için daha iyi yazma sorumluluğu…
Ben, Sayın Öztürk’ü önce ekranlardan, daha sonra gazetelerde yayımlanan köşe yazılarından ve kitaplarından tanıdım. Benim okuma hızım, onun yazma hızına yetişemedi. Kitaplarının birçoğunu okuyamadım. Ancak okuduklarım, düşünsel yaşamıma renk kattı. Kafamdaki birçok sorunun yanıtını buldum onda. Aydınlandım, dinci kesimle tartışmalarımda kolaylık sağladı bana. Her şeyden önemlisi Kur’an’ı doğru anladım.
Yazılarımızla başlayan tanışıklığımız geç de olsa kişisel tanışıklığa dönüştü. Birkaç kez uzun söyleşilerimiz oldu. Söyleşilerimiz sonrasında mutlulukla ayrılırdık. Onula konuştuktan sonra hafiflerdim. Sırtımdaki bir yükten kurtulurdum sanki.
22 Haziran 2017 günü, Yaşar Nuri Hoca’mızın birinci ölüm yıldönümüydü. Oğlu M. Tahir Öztürk Hoca, bu tarihten birkaç ay önce telefonla arayıp babasının ölüm yıldönümünde bir kitap hazırlayacağını söyledi. Benim de yazmamı istedi. Bu öneri, beni çok mutlu etti ve heyecanlandırdı. Ben de kafamdaki Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ü anlatmaya çalıştım yazımda. Arkadaşım, dostum, yerdeşim, fikirdaşım, Hoca’m Yaşar Nuri Öztürk’ü sözcüklerin elverdiği ölçüde anlattım.
Sayın M. Tahir Öztürk, “Türkiye’nin Hocası Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk” kitabını kargoyla gönderdi. Sağolsun… 23 Haziran’da kitap elimdeydi. Aynı gün dinlenceye gitmek için yola çıktım. Okuyacağım kitapların arasına onu da koydum. Dinlencenin ilk gününde kitaba başladım, soluk soluğa bitirdim kitabı. Kitap altmış bir kişinin katkılarıyla çıkmış. Yazar sayısı, Sayın Öztürk’ün köklerinin bulunduğu, eğitiminde önemli rol oynayan Trabzon’un plaka numarasıyla aynı... Her yazı, birbirinden güzel… Yaşanmışlık, yazılarda öne çıkmakta. Kimler mi var kitapta? Türkiye’nin birçok tanınmış yazarı, aydını, yüreği Atatürk’le aydınlanan birçok güzel insan…
İçinde bulunduğumuz karışık dönemde Yaşar Nuri Hoca’ya çok gereksinmemiz var. İslam dünyasının gittikçe parçalandığı, emperyalistlerin elinde oyuncak olduğu, Allah ile Aldatanların toplumu kemirdiği bir dönemde Kur’an İslam’ını öğrenmek aydınlatıcı bir yol açacaktır herkese. Bu nedenle Öztürk Hoca’nın kitaplarını okumalı, okutmalıyız.
“Türkiye’nin Hocası Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk Anısına” kitabı, herkesin elinin altında bulunmalı. Hoca’yı tanımak, tanıtmak isteyenler için önemli bir kılavuz kitap.
Birkaç söz de Yrd. Doç. Dr. Mustafa Tahir Öztürk’e… Vefalı bir evlat… Babasının yolundan giden bir aydın… Çalışkan bir adam… Yaşar Nuri Hoca’mız için gözümüz arkada kalmaz. Anısını, düşüncelerini hem evlatları hem de sevenleri yaşatacaktır. Sevgili Hoca’mızı rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum yaz sıcağında yüreğimizi serinleten anısına çıkan kitabın sıcaklığıyla…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       2 Temmuz 2017



ATACAN VE MEYVE ÇEKİRDEKLERİ

                                 
Atacan uzun süredir meyve çekirdeklerini biriktirmekte. Yaz kış fark etmiyor, yediği her meyvenin çekirdeğini bir kenara ayırıp soruyor: “Adil, bunu toprağa gömsek meyve ağacımız biter mi? diye. Ben de anlatıyorum… Her meyve ağacının bir çekirdekten bittiğini, fidanken aşılandığını açıkladım ona. Aşılanmadığında meyve verebileceğini, ancak bunların çok lezzetli ve verimli olmayacağını söyledim. Bazı meyve ağaçlarının aşısız olduklarında meyve vermediklerini de ekledim sözlerime. Aşının nasıl yapıldığını da evdeki olanaklarla anlatmaya çalıştım.
Birkaç kez balkondaki saksılarımızda limon, mandalina, portakal, greyfurt çekirdeklerini yeşerttik. Ancak bu fidancıklar bir türlü büyüyecek fırsatı bulamadılar. Çünkü yazın uzun süreli dinlencelere gittiğimizde ne yazık ki bu bitkilerimiz kuruyor. Evimizin balkonunda maydanoz, roka, semizotu, biber… tohumlarını çimlendirmeyi başardık. Birçok sebze fidesi büyüttük. Hatta çoğu zaman Atacan’ın kahvaltı tabağında, balkondaki minik bahçemizde yetiştirdiğimiz salatalık, biber, domates, maydanozlar bulundu. Bunları zevkle yedi. Bu nedenle de balkondaki saksılarımıza bir şey ekip dikmek gerekiyorsa ilk önce Atacan kolları sıvamakta.
23 Haziran 2017 Cuma günü kayınbiraderimin Mürefte’deki yazlığına gitmek için akşamüstü Bostancı’dan yola çıktık. Gece yarısı Mürefte’ye vardık. Bir gün sonra da Atacan’nın dayısı, üç kızıyla yazlık eve gelmek için yola çıktılar. Ata, sabırsızlık içinde ikide bir saati soruyor. Saatin kaç olduğu, beklentisini karşılamayınca “Hakanlar (‘Hakan’ dediği kişi, Atacan’ın dayısı) ne zaman gelecek Adil?”  diye soruyor. Ben: “Birkaç saat sonra gelirler.” diye yanıtlıyorum onu.
Yanıtlarım, Ata’yı tatmin etmiyor. “Adil, telefon edelim, nerede olduklarını öğrenelim.” önerisinde bulunuyor, ben de dediğini yapıyorum. Aradan biraz zaman geçiyor, bu sefer annesine aratıyor ninesini ve dayısını. Sabırsızlanması, yaşıtı sayabileceğimiz arkadaşlarının gelecek olmasından. Nihayet, yolcular geliyor ve Atacan rahatlıyor.
Atacan (6); dayısının kızları Mercan (7), Ada (6) ve Ela (4)’yı görünce çok sevindi. Dört akran çocuk, ne yapacaklarını şaşırdılar mutluluktan. Uzun süre koşturup durdular evin çevresinde. Arkasından keşif gezisi başladı. Ağaçlar incelendi. Birkaç ağaçta kalan meyvelere hayranlıkla bakıldı. Birazcık erik, kayısı ve vişne topladık. Yanımızda getirdiğimiz kirazları da bu meyvelere katarak güzelce yıkayıp çocukların önüne koyduk. Yedikleri her meyvenin çekirdeğini bir yana ayırdılar. Akşam, erken karardı onlar için. Çekirdekleri atmamamız gerektiğini, Ela hariç, iyice tembihlediler bize. “Tamam!” dedik ve çekirdekleri bahçede duran masanın üstünde küçük bir tabağın içine bıraktık. Çocuklar yataklarına gidemeden sandalyelerin üzerinde uyudular.
Sabahleyin her zaman olduğu gibi en erken kalkan benim. Alışkanlığım olduğu üzere çayı demledim ve kitap okumaya başladım sessizliğin egemen olduğu sabahın temiz ve serin havasında. Deniz karşımda masmavi uzanmakta dalgasız, devinimsiz. Gemiler; Çanakkale’den İstanbul’a, İstanbul’dan Çanakkale’ye doğru süzülmekte. Arada sırada başımı kitaptan kaldırıp denize dalıyorum.
 İkinci bardağımı doldurdum. Çayın taze kokusu birden beni esrikleştirdi. Çay kokusu, beni kilometrelerce uzaklara götürdü. Doğup büyüdüğüm topraklara, çay kokulu köyüme… Tam da çocukluk anılarıma dalmışken bir takırtı işittim. Merdivenlerden biri inmekte pat pat… Tahminimce gelen Atacan’dır.
Biraz sonra görünüyor gelen kişi. Yanılmıyorum. Her zaman olduğu gibi Atacan ikinci sırada uyanıyor. Günaydınlaşıyoruz. Kedi yavrusu gibi kucağıma atlıyor. Ne yaptığımı, hangi kitabı okuduğumu soruyor. Yanıtlıyorum onu sabırla. Ona her sabah kahvaltıdan önce, kimse uyanmadan kitap okuyacağımı söylüyorum. Ben, kitabımı bırakıp onunkini alıyorum elime. Okumaya başlıyorum. O, dinliyor dikkatlice. Kitap okumamız bitti. Yavaş yavaş, peş peşe ev ahalisi uyanmaya başladı. Uykulu gözler, Bahçedeki sandalyede yerlerini almakta. Eşimle kahvaltıyı hazırladık. Çocuk sesleri gökyüzünde yankılanmakta. Kahvaltımızı çocuk cıvıltıları arasında yapıyoruz.
Kahvaltı bitiyor, keyif çayımı yudumlamaktayım yavaşça. Dün ufak çapta bir şeyler yapmıştım, küreği de çitlere dayamıştım. Atacan, küreği görünce yerinden kalktı, kendisinden epeyce uzun olan sapını kavradı. Birden Mercan ve Ada da yanına gitti. Bahçenin orta yerinde bir nokta belirlediler. Kürekle kazmaya başladılar. Kürek ağır… Bizim çocuklar yoruluyor tabi ki… Kendi aralarında bir karara varıyorlar. Sırayla kürekle yeri kazıyorlar. Kazmayan biri de ona kadar sayıyor. Sayma işi bitince kürek diğer kişiye veriliyor. Hava sıcak… Bizimkiler, canhıraş çalışmaktalar. Kazdıkları toprak iki avuç bile yok! Yardım etme önerimi kararlıkla geri çeviriyorlar. Ben de çaresiz sandalyeme oturuyorum. Oturduğum yerden onları izlemekteyim merak ve keyifle.
Çukurun kazıldığından emin olan çocuklar, tabaktaki meyve çekirdeklerini aldılar. Çekirdekleri, dikkatlice kazdıkları çukura koydular. İyice ufalanmış toprakları önce kürekle, sonra elleriyle çekirdeklerin üstüne attılar. Toprağı dikkatle düzelttiler. İş bitince bir kap buldular. İçini suyla doldurdular. Çekirdekleri suladılar. Sulama işi sırayla dört kez yinelendi. Hepsi teker teker can suyu verdiler tohumlara.
Çocuklar, işlerini bitirince gururla ne yaptıklarını anlattılar. Her sabah uyandıklarında ilk işleri çekirdekleri sulamak. Çekirdeklerden çıkacak ilk fidanlar kim bilir onları ne kadar sevindirecek. Ancak bunu görebileceklerini pek sanmıyorum. Çünkü yazlıkta bu kadar uzun süre kalmamız olanaksız. Ama olsun, gelecek yıl onların ektikleri ilk tohumlardan ilk fidanlar çıkacak. Ama benim bir merakım var. Erik, kayısı, vişne, kirazdan hangisi çıkacak önce? Yoksa hepsi birden mi topraktan göz kırpacak bizimkilere. Bekleyelim, görelim bakalım.
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                                  1 Temmuz 2017

23 Haziran 2017 Cuma

ATACAN’IN BAYRAK YORUMU

                                    
Atacan’ın saygı duymayı öğrendiği varlıklardan biri Türk Bayrağı’dır. Neredeyse resmi bayramların hepsinde ellerinde bayrakla kutlamalara, yürüyüşlere katılan anne ve babası var. Daha bebek arabasındayken bayramlara katıldı. Tabi bizim elimizde bayrak olur da onu elinde olmaz mı? Onun da eline bir bayrak verdik hep. Bir de arabasına astık al bayrağımızı. Ona ilk öğrettiğimiz şeylerden biri bayrağı, yere düşürmemesi. Bu konuda çok dikkatlidir. Kendisi bayrağı yere düşürmediği gibi çevresinde gördüğü kişilere de gerektiği zaman gereken uyarıları yapar.
Atacan doğdu doğalı balkonumuzda Türk Bayrağı asıldır. Onu, fırtınalı havalarda kontrol eder. Dostlarımızın evine konuk gittiğinde onların balkonlarında bayrak olup olmadığına bakar. Yoksa… Neden olmadığını sorar. Karşılaştığı devlet yöneticilerine genellikle sorduğu ilk soru balkonlarında bayrak olup olmadığıdır.
Dün öğle yemeğini balkonda yedik. Hava sıcak ve bunaltıcı… Bir yandan yiyip bir yandan söyleşiyoruz.
Atacan, bayrağımızdaki kırmızının, ay ve yıldızın ne anlama geldiği sordu bana. Ben de anlattım. En sonunda da yıldızın insanı temsil ettiğini söyledim. “Nasıl?” diye sordu bana.
Ben: “Kollarını ve ayaklarını yana aç. Başından başlayarak bir, iki, üç, dört, beş… Baş, sağ kol, sol kol, sağ bacak, sol bacak… Bayrağımızdaki yıldız insan vücudunu anlatır. Hilal de insanları birleştirir.” dedim. Bu anlatımım onun çok hoşuna gitti. Dünya bayraklarını incelemeye başladı. Yıldızlı olanlara ilgi gösterdi. Tunus Bayrağının bizimkine benzediğini söyleyip, nedenini sordu? Ben de kardeş ülke olduğumuz yanıtını verdim.
Ata, ülkelerin tümünün bayraklarını incelemeye başladı. Yıldızlı olanları gördükçe seviniyor, kardeş ülkelerin çok olduğunu gülerek karşılıyor. Tunus, Pakistan, Senegal, Malezya, Çin, Suriye, Singapur, Yeni Zelanda, Ürdün, Irak, Fas, Cezayir…
Derken… ABD bayrağı gözüne ilişiyor. “Bu kimin bayrağı? Neden bu bayrakta çok fazla yıldız var?” diye soruyor. “O, Amerika bayrağı…” mırıldanarak çıktı yanıtım dişlerimin arasından. “Ama Amerika bizim kardeşimiz değil ki…” Çünkü ABD ile ilgili konuşmalarımızı işitiyor, televizyonlarda haberlere kulak kabartıyor. “Evet, Amerika yöneticileri bize dost değil.” diyorum.
Atacan, ABD bayrağındaki yıldızları sayıp bu yıldızların neyi temsil ettiklerini soruyor. Ben de ona, her yıldızın bir eyaleti temsil ettiğini söylüyorum. Bayrakta bulunan elli iki yıldızın, elli iki eyaleti belirttiğini, ABD’nin de bu eyaletlerin birleşmesinden oluştuğunu anlatmaya çalıştım.
Atacan durdu, düşündü, birden ciddileşti: “Amerika eyaletlerin, Türkiye de insanların birleşmesinden oluşuyor.” dedi ve sustu. Balkonda kurduğumuz öğlen yemeği sofrasındaki tabağına yöneldi. Çatalla yemeğe başladı. Bu güzel, güzel olduğu kadar anlaşılır tespitinden sonra onu öpüp kutladım.
Ulus devletin bugüne dek bu denli güzel, yalın anlatımını işitmedim. Koca koca adamlar televizyonlara çıkıp ulus devleti yok etmek için bilmeden ya da bilerek abuk sabuk tanımlarla halkın belleğini kirletmekteler.
 Ben, bundan sonra Ata’nın bu tanımını kullanacağım. Bilmem, benden telif hakkı ister mi?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       23 Haziran 2017

18 Haziran 2017 Pazar

İNSAN HASTANEYE NİÇİN GİDER?

   
16 Haziran 2017 Cuma sabahı kahvaltımızı yaptık. Hazırlandık çabucak. Eşimin annesi (kaynanam) hasta. Onu, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne götüreceğiz. Yola çıktık kuşluk vakti. Hava sıcak. Trafik sıkışık. Sıkışık yolda cambazlık yapan sürücüler var. Tehlike, her an insanın burnunun dibinde.
Herkes, kendini kurtarmaya çalıştığından kimse kurtulamuyor. Emniyet şeridi ihlalleri hat safhada. Bu ihlalleri yapanlar, zamandan kazandıklarını sanıyorlar, işin gerçeği böyle değil. Birkaç kilometre sonra aynı yerde buluşuyorsunuz bu uyanıklarla. Kendini başkasının yerine koyarak düşünme yok! Topluma egemen olan düşünce gemisini kurtaran kaptan. Bu kafayla gemiyi değil, filikayı bile kurtaramaz kimse. Kurtuluş, gönençli bir Türkiye’ye kavuşmak ve toplum olarak erinç içinde yaşamak elbirliğiyle olur. Atalarımız: “Yalnız taş duvar olmaz.” diye boşuna dememişler.
Trafikyoğunluğunda bekledikçe kaynanamın ağrıları artmakta. Minderler ve çantalarla beline destek yapıyoruz. Ağrıyı dindirmek için yaptığımız her şey, geçici çözüm. Çok fazla yararı olmuyor.
Arabayı, eşim kullanmakta. Trafik kurallarına son derece uygun davranmakta. Gerginliğini belli etmemeye çalışmakta. Yol, uzadıkça uzuyor. Yapılacak dünya kadar iş var. Bir de bu yolculuğun dönüşünü düşündükçe insanın nevri dönüyor. Eşim, hastane dönüşü Kozyatağı’ndaki çocuk yuvasından oğlumuzu alacak. Çocuğa yetişememe kaygısı, sinir sistemini harap ediyor. Her durumda olumlu düşünmeyi elinden bırakmayan ben, her şeyin yolunda gideceğini söyleyip rahatlatmaya çalışıyorum eşimi ve annesini.
Yola çıkmadan önce siyasetle iç içe olan bir arkadaşım aradı beni. Bakırköy’de buluşup görüşmek istedi benimle. Ben de “Şu an yoldayız, Cerrahpaşa’ya gidiyoruz. İşim bitince Bakırköy’e gelirim.” dedim. Arkadaşım: “Tamam!” dedi.
Trafik çilesi en sonunda bitti. Zor bir hal yaklaşık iki saatte Cerrahpaşa’ya vardık. Hastane bahçesi bir şantiye… Bakımsızlıktan eskiyen yapılar, gereksinime yanıt vermediğinden hastane bahçesinde neredeyse boş alanların hepsine prefabrik yapılar yerleştirilmekte. Bu nedenle bahçe karman çorman... Eskimiş yapıların yenilenmesi şart. Cerrahpaşa’nın arsası geniş... Arazinin batı tarafında kalan boş alana büyük bir hastane binası yapılarak hastane birimleri oraya taşınabilir. Sonradan da eskiler yıkılıp yeni binalara yer açılır. Böylece sağlık hizmetleri aksamadan sorun çözülür.
Cerrahpaşa deyince şu sorunu dile getirmeliyim. İstanbul Üniversitesi’ne bağlı iki tane tıp fakültesi var. Bu durum, Türkiye’nin en büyük üniversitesini hantallaştırmakta. Bu nedenle “Cerrahpaşa Sağlık Bilimler Üniversitesi” adıyla yeni bir üniversite kurulmalı. Bu yeni üniversite sağlık alanında daha çok etkinlik göstermeli.
Cerrahpaşa’nın bahçesine girince park yeri arıyoruz gözümüzü dört açarak. En sonunda buluyoruz bir yer. Hemen park ettik aracımızı. Arabadan indik. Kaynanam zor yürümekte. Tam ne yapacağız diye düşünürken eşim, bir tekerlekli sandalye buldu, bindirdik hastamızı. Tekerlekli sandalyeyi ben sürüyorum. Zorlukla beyin cerrahisi bölümüne ulaştık. Tam doktorun odasına gireceğiz Bakırköy’e gitmiş olan arkadaşım aradı, ona hastanede olduğumuzu söyledim.
Doktorun odasına girdik. Gerekli olan her şey konuşuldu, çözümler anlatıldı. Güler yüzlü tıp adamı, bize tatminkâr açıklamalar yaptı. Tedavinin ivediliğinden söz etti. Teşekkür edip ayrıldık.
Hastamızı tekerlekli sandalyeye oturttuk. Bu kez yokuş yukarı sürmek zorundayım tekerlekli sandalyeyi. Kan ter içinde arabamıza yakın bir kantinin önünde durduk. Çünkü sabahtan beri bir şey yememişiz. Hemen birer tost ve ayran aldık. Çabucak yedik. Aceleden lokmalar boğazımıza dizildi. Saat on beş otuza yaklaşmakta. Eşimle annesi, arabaya binerek oğlumuzun devam ettiği yuvaya yetişmek için hareket ettiler. Ben de neredeyse koşarak sahil yolundaki otobüs durağına vardım. Ter içindeyim. Bakırköy’den geçecek bir otobüse kendimi attım. Otobüsün cam kıyısında ayakta dikilip tam da denizi seyre dalmışken uzun süredir görmediğim bir arkadaşımın sesini işittim. Yerinden kalktı, ısrarla oturmamı istedi. Israr artınca oturmak zorunda kaldım. Derin bir söyleşiye daldık. Tam da bu sırada telefonum çaldı. Baktım, buluşmaya gittiğim arkadaş arıyor. Açtım telefonu. Arkadaş hemen söze girdi: “Ne yapıyorsun Cerrahpaşa’da bu kadar süre?”
İnsanların yanlışlarını yüzüne vurup utandırmayı sevmem. Genellikle karşımdaki kişinin hatalarını görmemeye çalışırım. Sabahtan beri arkadaşla üçüncü konuşmam. Nereye gideceğimi söyledim. Bu nedenle de buluşma saati vermedim. Baktım ki aynı yanlış yineleniyor. Söyleyeyim dedim aklıma geleni. “… Bey, hastaneye niçin gider insanlar, bunu bilirsiniz sanırım. Kimse keyif için hastanede dolaşmaz. Öncelikle sözünüze başlarken bana neden ‘Geçmiş olsun arkadaşım, neyiniz var, kim hasta?’ demediniz?
Siyaset önemli, ancak siyaset yapmak için öncelikle insani duygularımızı yitirmemek gerek. İnsani ilişkiler olmadan siyasal ilişki kurulamaz.” dedim. Sustu. “Haklısın!” dedi. Ben de: “Otobüsüm yaklaştı az sonra oradayım.” sözüyle bitirdim konuşmamı sakince.

Arkadaşımla Bakırköy’de buluştuk. Morali biraz bozulmuş gibi geldi bana. Neyse, söyleşmeye başlayınca her şey yoluna girdi. 
Siyaset, insana dokunmaktır. İnsana dokunamayan, halkı kazanamaz. İnsana dokunmak; Onun yaşadığı sorunlar çözüm bulmanın yanı sıra kişini acısını, tatlısını paylaşmaktır. “Arkadaşım!” dediğin kişinin acısını, tatlısını paylaşmıyorsan sokaktaki adamın acısını, tatlısını nasıl paylaşacaksın?
Çoğu zaman küçük bir söz, anlamlı bir bakış, ince bir davranış, güzel bir adım insanların yüreğini fethetmek için yeterlidir. Bu kadar kolay yapılabilecek bir şeyi neden esirgeriz ki insanlardan?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       17 Haziran 2017
                                                                      


17 Haziran 2017 Cumartesi

ATACAN’LA KUZEY’İN KARARI

                                   
16 Haziran 2017 günü yoğun ve sıkıntılıydı bizim için. Eşimle hasta olan kaynanamı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesine götürmek için Bostancı’dan kuşluk vakti yola çıktık. Köprü trafiği bir azap… Hava sıcak… Yol uzadıkça hastamızın ağrıları artmakta. Hastanede işim bittikten sonra birkaç arkadaşımla buluşacağım. Bu durumun yarattığı gerilim de var üstümde. Eşim, hem arabayı kullanıyor hem de annesini teskin ediyor. Bir yandan da Atacan’ın yuvadan çıkışına yetişememe kaygısıyla oldukça gergin. Ancak bu durumu, belli etmemeye çalışıyor. Gözü hep yolda… Hıncını, trafikte mantıksız hareketler yapan sürücülere kendi kendine söylenerek çıkarmakta.
İki saate yakın bir yolculuktan sonra Cerrahpaşa’ya vardık. Doktorumuzla görüştük. İşimiz bitti. Eşimle annesi arabayla Bostancı’ya dönmek üzere yola çıktılar. Ben, neredeyse koşar adımlarla sahil yoluna indim. Kan ter içinde Bakırköy’e gitmek için belediye otobüsüne bindim. Bakırköy’de bir arkadaşımla söyleşirken eşim aradı. Saat beşi yirmi geçe Atacan’ın devam etmekte olduğu çocuk yuvasına varmışlar. O da ne? Atacan’ın iki gözü iki çeşme...
Eşim, Ata’nın ağladığını söyleyince nedeni sordum, anlattı. Atacan, sınıfında bulunan Kuzey’le (Öztürk) kendi aralarında plan yapmışlar. Birbirlerine söz vermişler. Yuva çıkışı “Arabalar 3” adlı filme gitmek için sözleşmişler. Atacan ve Kuzey yuva çıkışı annelerine sinemaya gitme isteklerini söyleyip bu planlarını yaşama geçirmek düşüncesindeymişler.
Kuzey’in annesi erken gelmiş, oğlunu almış. Eee, serde erkeklik var ne de olsa. Sözünü tutmak zorunda küçük delikanlı. Kuzey, annesine yaptıkları planı anlatıyor ve Atacan’ı beklemeleri gerektiğini, çünkü birlikte sinemaya gideceklerini söylüyor. Anne, çaresiz boyun eğiyor delikanlıca bu isteğe. Bekliyorlar beş on dakika. Ama eşim, yoğun trafikte kendine yol bulmakla meşgul. Bu arada yuvaya, eşimin geç kalabileceğini haber veriyorum. Kuzeylerin beklediğini gören çocuklarımızın öğretmeni Didem Hanım, eşimin geç gelebileceğini söylüyor Kuzeylere. Kuzey ve annesi de çaresiz ayrılıyorlar yuvadan.
Onlar ayrıldıktan on dakika sonra eşim yetişiyor yuvaya. Atacan, çantasıyla çıkıveriyor yuvadan hıçkırıklarla. Eşim, önce anlayamıyor ne olduğunu, niye ağladığını? Neyse ki Ata anlatıyor. “Kuzey’le sinemaya gidecektik, sen geç geldiğin için planımız bozuldu.” demiş. Eşim bir yandan, Ata’nın anneannesi bir yandan çocuğu susturmaya çalışıyorlar; ama ne çare… Çocuk canhıraş ağlamakta… Eşim, “Tamam, sinemaya gideriz, yetişiriz.” deyince biraz sakinleşiyor. Anneanneyi evine bırakmaları gerek. Önce direksiyonu Suadiye’ye kırıyorlar. Sokağın başına gelince Atacan, annesine “Dur! Ninem burada insin, evine yaklaştı, buradan yürüsün. Biz, geç kalmayalım.” diyor. Bu söz, arabayı neşeye boğuyor.
Derken…  Atacan ve annesi, Bostancı’ya, evin önüne geliyorlar. Eşim hemen Kuzey’in annesi Elif Hanım’ı arıyor. “Biz de geleceğiz, bizi bekleyin. Bize de bilet alın.” Elif Hanım “Tamam!” deyince plan uygulamaya geçiyor. Azcık da olsa rahatlama oluyor.
Sinema, Ataşehir’de bir alışveriş merkezinde. Evimizin önünden Dudullu minibüsleri geçmekte. Eşim, arabasını evin önüne park edip minibüsle gitmeye karar veriyor yetişebilmek için. Zaten gün boyu sıkıntılı bir trafik çilesi çekmişti.
Minibüse biniyorlar. Atacan, araç sürücüsüne alışveriş merkezinin adını söyleyerek minibüsün oradan geçip geçmediğini soruyor. Olumlu yanıt alınca “Saat altı buçuğa kadar bizi oraya yetiştir.” diyor. Sürücü bu buyruktan mutlu, gülümseyerek: “Sessiz olup yerinde oturursan seni oraya dediğin saatte yetiştiririm.” yanıtını veriyor. Ata rahatlıyor.  Saat altıyı beş geçe varıyorlar gidecekleri yere. Kuzey’le buluşuyor Atacan. Artık, sinemanın kapısındalar.
Eşim, sinema önünden beni arayıp yaşananları tek tek anlatıyor. Ben, o anlattıkça telefonda heyecanlanıyorum. Ben de Ataşehir’e gitme kararı veriyorum. Kendi başlarına özgürce karar verip uygulatan bu iki küçük, kahraman delikanlıyı görmeliyim sinema çıkışı.
Bakırköy’den hareket ediyorum. Tam dört ayrı araç değiştirerek alışveriş merkezine varıyorum. Delikanlılarımız, anneleriyle yemekte. Çok mutlular… Oturuyorum masalarına… Eşimi de Elif Hanım’ı unutup bu iki delikanlıya planı kimin yaptığını soruyorum. İkisi bir ağızdan, aynı anda “İkimiz…” yanıtını veriyorlar. Bu yanıtta bencillik yok! Öne çıkıp arkadaşını geride bırakma isteği, böbürlenme, arkadaşını ezme yok! Ortak kararın iradesi var. Arkadaşını onurlandırma düşüncesi var. Bu nedenle büyüklerin öğrenmesi gereken bir davranış biçimi bu. Birbirlerine yaslanmaları beni mutlu ediyor.
Elif Hanım, biraz şaşırmış ufaklıkların plan yapmasına. “Bu yaştaki çocukların böyle kendi başlarına plan yapıp karar almaları doğru mu?” diye soruyor. Ben, Atacan’ı da Kuzey’i de kutlayıp yanıtımı veriyorum. Sonra ekliyorum: “Bu işte bir yanlışlık yok! Doğru iş yaptı çocuklar.”
Atacan, bir ayı aşkın bir zamandır gün sayıyor “Arabalar 3” filminin gösterime gireceği gün için. Her gün “Bugün ayın kaçı?” sorusuna yanıt verdik bıkıp usanmadan. 16 Haziran’ın geldiğini görünce hemen arkadaşıyla ortak plan yapıyor sinemaya gitmek için.
Sinema dönüşü çok mutluydu. Yol boyunca sesiz kaldı. Son durakta indik minibüsten. Genellikle her önünden geçişte dondurma yediği dondurmacının yanından geçerken “Dondurma alalım mı?” dedim. “Hayır!” dedi. Durumundan anlaşılacağı üzere filmin tadının üstüne, başka bir tat koymak istemedi. Eve gelince zaman yitirmeden erinç içinde yatağına girdi ve uyudu.
Ülkemizde en büyük eksiklik, kişilerin özgüven kazanması. Atacan’la Kuzey’in ortak karar alıp uygulamak için savaşım vermeleri bir özgüven belirtisi. Biz büyükler, bu tür davranışları destekleyelim ki pısırık, çekingen, hakkını savunamayan, kendi ayaklarının üstünde duramayan çocuklar yetişmesin. Özgür düşünceli, özgüvenli, kendi kararlarını verebilen bireyler yetişsin. Toplumumuzun buna çok gereksinimi var.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       17 Haziran 2017

13 Haziran 2017 Salı

ATACAN, KARNESİNİ ALDI

                                            
9 Haziran 2017 Cuma günü, Atacan eğitimini sürdürdüğü Kadıköy Belediyesi Hasan Ali Yücel Çocuk Yuvası’ndan karnesini aldı. Böylece Yuva’daki eğitimi bitti. Gelecek yıl ilkokul birinci sınıfa gidecek.
Atacan da her çocuk gibi karnesini gururla eve getirdi. “Zayıfım yok! Sınıfımı geçtim!” diyerek herkese karnesini gösteriyor. Karnesi güzel… Ancak karnesinde,yemek yeme konusu biraz iyi değil. Bu durumu, ona söyleyince iştahlandı birden. Yemek ayrımı yapmayacağına, önündeki tabağı bitireceğine söz verdi. Sözünü de tutuyor. Birkaç gündür yemek yeme konusunda maşallahı var. Bakalım bu durum ne kadar sürer?
Karne olur da hediyesi olmaz mı? Olur, tabi ki… Karnesini günde birkaç kez gösteriyor bize. Biz de ilk kez görmüş gibi inceliyoruz karneyi. İlk gün, “karne hediyemi isterim.” dedi. “Adil, sen bana kitap al. Ama dinozor kitabı olsun.” dedi. Annesinden de oyuncak almasını istedi.
11 Haziran Pazar günü öğleden sonra sokağa çıktık. Açık kitapçı arıyoruz. Mahalle arasına, sıkışmış, üç okulun karşısında yer alan bir kırtasiyeciye girdik umutsuzca. Çünkü kitap, dükkânda çok az... Birkaç raf… Çocuk kitapları sekiz on tane… TÜBİTAK yayınlarından “Hayvanlarda Saldırı ve Savunma, İnanılmaz Zırhlar” adlı kitabı seçti Ata.
Atacan, dükkân sahibine: “Dinozorları anlatan bir kitap yok mu?” diye sordu. Dükkâncı, kısa bir düşünmeden sonra rafların altından yeşil renkli bir kitap çıkardı. “Dinozorlar Hakkında Merak Ettiğin Her Şey” adlı ansiklopedik kitabı, Ata eline alınca dünyalar onun oldu. Hemen bir kenara ilişti. Kitabı kucağına aldı. Sayfaları çevirmeye başladı. O sayfaları çeviredururken biz, kitapların parasını ödedik. Atacan’a gitmemiz gerektiği söyledik. Kitaplar, naylon torbada. Küçücük eli, elimde... Arada sırada diğer elimdeki kitaplara bakıyor. Bu nedenle de ikide bir onu çiğnememek için kendimi zor tutuyorum. Dikkatli olmalıyım. Çocuğun ne zaman kitaplara hamle yapacağı belli olmuyor.
Yürüdük, Bostancı sahiline indik. Günlük güneşlik bir gün… Sahil, cıvıl cıvıl… Herkes yazı getirmiş çoktan, Oynayan çocuklar, bisiklete binenler, paten ve kaykayla kayanlar, yürüyüş yapanlar, koşanlar, uçurtma uçuranlar, çimlerin üzerine sere serpe uzananlar, ağaç diplerindeki gölgeliklerde keyif çatanlar, basketbol ve voleybol oynayanlar, çay bahçesinde çayını yudumlayanlar, çayın yanında bir şeyler atıştıranlar, torunlarını gezdiren büyükler, çocuklarını eğlendiren genç anneler, çocukların eşyalarını yüklenmiş babalar, seyyar sandalyesinde kitap okuyanlar, müzik dinleyenler, karın doyurma yarışındaki martılar, fırsatçı kargalar, telaşlı serçeler, ürkek güvercinler, sokulgan kumrular, masaların çevresini tutmuş kediler, ramazanı fırsat belleyen dilenciler, yorulmayan seyyar satıcılar… Her varlık yaşamdan, bir haziran gününden, güneşin aydınlığından, sosuz bir gökyüzünden kendince pay alma peşinde…
Bostancı sahili özgürlüğün, yaşama tutunmanın, günü iyi değerlendirmenin yeri... Burada yaşam var, insan var doğa var. Tüm canlılar barış içinde…
            Ayaküstü aşevi ile çayevi karışımı parka girdik. Herkes gölgeliklere üşüşüp kümelenmiş. Adalar manzaralı ön taraflar bomboş. Oysa ikindi güneşi yakıcı değil. Bir boş masa bulduk, hemen onu öne koyduk. Sandalyeleri el birliğiyle taşıdık. Yerimize oturduk. Deniz otobüsleri, vapurlar, küçük tekneler, kayıklar, şişme botlar, denizde yüzenler, yelkenliler birbirine karışmış. Adaların eteklerine buharlaşmanın oluşturduğu ince bir tül örtülü. Üçümüzün de yüzü denize dönük. Marmara, Bostancı ile Adalar arasında sıkışmış bir göl gibi. Dingin, mavi, anaç…
            Marmara’nın maviliğine, gökyüzünün göz kamaştıran parlak aydınlığına dalmışken Atacan’ın kafası, kollarımın arasında… Adalar’la aramda bir set olmuş. “Adil, dinozor kitabını ne zaman okuyacağız?.” tümcesi, beni düşümden uyandırıyor. “Hemen okuyalım!” diye yanıtlıyorum onu. Kitabı, masanın ortasına koyuyoruz. Eşim bize yiyecek, içecek almak için kalkıyor.
Kitap, İş Bankası yayınlarından… Baskısı tükenmiş. Bilimsel içerik baskın... Araştırıcılığı özendirmekte. Düşündürmeyi amaçlıyor. Çok öğretici… Görsel yanı etkileyici…
Başlıyoruz okumaya… Hem okuyor hem de resimlerle açıklamalarda bulunuyorum. Epey okudum. Dilim, damağım kurudu. Soluklanmam gerek. Tam da bu sırada eşim elindeki tepsiyle geldi. Öğrendiklerimizi, Atacan’la tartışıyoruz. Sorularıyla aman vermiyor bana. Ne yalan söyleyeyim, küçücük çocuk sayesinde dinozorlar konusunda epey bilgileniyorum. Kitap bana mı, Atacan’a mı alındı, tartışılır... Onun kadar ben de öğreniyorum. Yavaş ilerliyoruz; çünkü her sayfanın sonunda uzun uzun konuşmaktayız. Yüz altmış sayfalık kitabın neredeyse dörtte birini bitirdik. Kitap okumayı evde sürdürme kararı alıyoruz.
Atacan, birazcık oyun oynamak için izin istiyor bizden. Masadan kalkıyor. Oyunu dinozorlar üstüne. Gün geceye kavuşmak üzere. Güneş, İstanbul’un üstünde kızıl saçlı bir kadının kocaman başı gibi durmakta. Kadının kızıl saçları, Marmara’nın mavisini  kızıla döndürdü. Kızıllık, başın bulundurduğu yerde koyulaşmakta. Saçlar uzadıkça genişleyip renk açılmakta. Gözlerim kızıl saçlı kadında. Saçlarını okşamak için elimi uzatıyorum, boşuna... Kızıllık, uzakta… Çok uzakta… ben kızıl ipeksi saçları okşama aşkıyla yanıp tutuşurken kızıl saçlı kadın perdeyi indirip biçimsiz yapıların arasında yitiyor. Yerini alacakaranlığa bırakıyor. Sokak lambaları günü değiştiriyor. Yıldızlı bir gecede, bir tek yıldız görünmüyor. Uçakların gürültüsü, dilek fenerlerinin cılız ışıkları geceye karışıyor.
Geç kaldığımızı düşünüyoruz. Atacan’ın uyku zamanı geldi sayılır. Eşyalarımızı topladık. Yavaşça kalktık masadan. Biz kalkarken masanın yeni sahipleri çöktü sandalyelere. Geri geri giden adımlarla eve vardık. Yol üstündeki fırından yumurtalı ramazan pidemizi almıştık.  Bir şeyler atıştıralım, dedik. Atıştırmak ne mümkün?  Her lokmada dinozor kitabı tabağımın üstünde…
Derken… Atacan’ın gözleri, günün yorgunluğuna teslim oluyor. Hemen yatağına taşıyoruz onu. Oh, dinozorlardan kurtuldum!
Atacan uyuduktan sonra ona karne hediyesi olarak aldığımız iki kitaba uzun süre göz atıyorum. Demek ki dinozorlardan kurtuluş yok!
Ben de yorulduğumu duyumsuyorum. Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Koltukta uyuyakalıyorum. Balkon kapısı açık… Dışarıdaki bağrışmalar, geceyi yırtıyor. Ben, uyanıyorum. Uyuşuk uyuşuk yatağıma yollanıyorum. Güzel bir günün verdiği mutlulukla uykuya dalıyorum.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               11 Haziran 2017