31 Ocak 2014 Cuma

DAM


Doğu Karadeniz’de evlerin yanında “dam” adı verilen dört direk üzerine oturtulmuş bir yapı bulunur. Genellikle iki kattan oluşur. Dışı perde denen tahtalarla kapatılır. Perdeler aralıklı çakılır ki damın içi hava alsın, içindekiler nemden çürümesin.
İlk katın tabanı topraktır. İkinci katın tabanı ise kalın tahtalardan oluşur. Düzgün tahtalar bulunamadığında kapak kullanılır. Kapak, kalaslar biçilirken en dıştan çıkan biçimsiz tahtamsılardır. Çoğu zaman bunlar yakacak ya da üstünkörü işlerde kullanılır.
Damın çatısı, genellikle kiremitle ya da sacla kapatılırdı. Her tarafından rüzgârların girmesine olanak vardı. Üst kata dıştan bir merdiven yapılırdı. Alt ve üst katların kapıları geniş bırakılırdı. Tamamen ahşap olan bu yapılar; sert rüzgârlara, delişmen yağmurlara, saçaklarda sarkıtları olan karlara yıllarca dayanırdı. Genellikle kestane ağacından olan direkler, yıllar geçtikçe çelikleşirdi.
Damın dışına, saçakların koruduğu kuru bölümün dört bir tarafında genellikle kışlık odunlar istiflenirdi tepeleme. Odun konulmayan saçak altına ise fasulye sırıkları ( Bölgede buna harç denir.) dikey olarak yerleştirilirdi. Damın alt katına fasulye sırıkları ve mısır sapları konurdu. Fasulye sırıkları arkada, mısır sapları (otluklar) önde bulunurdu. Çünkü kış boyunca mısır sapları ineklere yedirileceğinden kolay alınabilecek bir yerde olmaları işleri çabuklaştırırdı.
Üst katta kuru otlar bulunurdu. Kuru otlar kışın soğuğunda sımsıcak olurdu. Suç işleyip saklanmak isteyen çocuklar için güzel sığınaktı burası. Saklanan kişi, otların arasına gömülür. Kendisine soluklanacağı küçük bir delik bırakır. Otların sımsıcak kucağında derin bir uykuya dalındığı da olurdu. Otlar mis gibi kokardı. Doğanın her türlü kokusu sinerdi onlara. Kuru ot kokusu, deli eder insanı. Esrik bir düşün afyonu gibidir.
Otlar arasında hayale dalmışken birden bir ses işitip irkilirsiniz. Kümesi şaşırmış bir tavuk, otların arasında yumurtlamıştır. Oradan ayrılırken gıdaklayarak uzaklaşır. Benim gibi iştahsız bir çocuğun sevdiği andır bu. Hayallerime ara verir hemen sıcacık yumurtayı avucuma alırdım. Bir süre elimde tutar, sıcaklığını iyice duyumsardım. Sonra damın tahtalarına hafifçe vurup yumurtanın en sivri yanını kırar, zevkle içerdim onu. Çiğ yumurta içmek beni mutlu ederdi.
Damda kurumuş otların arasına, kış elmaları ve armutları saklanırdı. Otların güvenli, doğal ortamında olgunlaşırlardı. Her gün ev halkından biri gidip üç beş tane meyve getirirdi oradan. Otların kokusu, elma ve armutların kokusuna karışırdı. Farklı bir tat oluşurdu. Bu meyveleri yemenin mutluluğu anlatılamaz.
Otaların arasındaki mevyeler biterdi. Oyun sırasında otların arasına saklanmış bir meyve bulsak dünyalar bizim olurdu. Bu, büyük bir şans olarak görülürdü.
Kar yağdığında kuşların sığınağıydı dam. Her taraf beyaz örtüye büründüğünde kuşlar damın boşluklarına tünerdi. Kuru otaların, mısır saplarının arasında kendilerine yiyecek bir şeyler bulurlardı ustalıkla. Hem de kış ayazında sıcak bir ortamda olmanın keyfini sürerdi doğadaki minik dostlarımız.
Yıllar geçip gitti bir çırpıda. Zamanla halkın geçim kaynakları değişti. Ekonomik nedenlerle bin bir türlü tarım ürününün yetiştirilmesi terk edilip çaya karar kılındı. Çayla birlikte mısır tarlaları tarih oldu. Otlaklar ortadan kalktı. İnekleri besleyecek ortam yok edildi. Dünyanın en lezzetli fasulyeleri yetiştirilmiyor artık. Fasulye olmayınca sırıklarına da gerek kalmıyor. Tabi inek fasulye, mısır, ot olamayınca dama da gerek kalmadı. Artık damlar sökülüp yerlerine çay dikildi. Doğaya dayalı düzenli bir yaşam ortadan kalktı adım adım. Tavuklar gıdaklamaz,  horozlar ötmez oldu. Artık köyde yaşayanlar, yoğurdu ve yumurtayı ilçe merkezlerindeki büyük marketlerden almaktalar. Bacaların dumanları eskisi gibi kıvrım kıvrım kıvrılmamakta gökyüzünün yedi katına.
Damda bir elma bulma umuduyla koşan çocuk çığlıkları nerede? Nerede otlukları köpürterek yiyen memeleri süt dolu aynalılar, nazaralar, sarıkızlar?
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           31Ocak 2014

29 Ocak 2014 Çarşamba

ELEŞTİREL BAKIŞ MI, KÖRÜ KÖRÜNE BAĞLILIK MI?


Seçimler yaklaştığından adayların çoğu belirginleşmeye başladı. Tabi adayların belirlenmesinde parti üyelerinin azıcık da olsa bir iradeleri söz konusu değil. Parti merkezlerinden belirlenen adaylar, taban tarafından beğenilmediğinde birkaç homurtu oluyor, sonradan adayın çevresinde bütünleşme.
Gökten yağanı, yer kabul ediyor. Yüksek sesle eleştiri yaptığınızda ise parti disiplini önünüze konuyor. Yaşamı boyunca özgür iradesiyle bir şey yapamayan zavallılar, partinin militanı kesilmekteler. Kraldan çok kralcı olmak, ne yazık ki günün modası.
Dün tükürdüğü yüzü, bugün yalamaksa ayrı bir insanlık ayıbı. Dün niye tükürdün? Bu gün neden yalıyorsun tükürdüğünü? Yaşamı boyunca doğru dürüst bir kitap okumayan, günlük gazetelerin yüzüne bakmayan kişiler, adaylar hakkında keskin savunmalar yapmaktalar. Sakın farklı bir ses çıkmaya görsün, aslan kesiliyor bu fareler. Düşünce özgürlüğü mü? O, yalnızca parti büyüklerinin hakkı… Yönetenler düşünür, kullar savunur.
Siyasette bunca güzel örnekler dururken onları görmezden gelerek rakip partinin olumsuzluklarına öykünen kötü örnekler baş tacı edilmekte. Eleştirdiğinizde, “Siz partinin kazanmasını istemiyor musunuz?” sorusu ve de suçlamasıyla karşılaşıyorsunuz. “Eğer partim, kötülerle ve olumsuzluklarla büyüyecekse o zaman ne farkımız kalır yıllardır eleştirdiklerimizden?” diye savunuyoruz kendimizi. Geçmişte yapılan yanlışların Cumhuriyet’imiz ve halkımız için nelere mal olduğunu anlatıyoruz çarpıcı örneklerle. Anlayan kim? Takılmış plaklar aynı şeyi yineleyip durmakta.
Hani insanlık erdemi? Nerede doğrunun yanında yer almanın güzelliği?
Öncellikle şu soruyu sormalıdır her parti üyesi kendine: “Ben partinin özgür bir üyesi miyim, yoksa kulu mu? Adaylar belirlenirken benim düşüncem alınmıyorsa mecbur muyum içime sinmeyen kişiyi desteklemeye?”
Memlekette azınlıkta olan özgür bireyleri, kullaştırmak için olağanüstü çaba harcamakta siyasetin kulları. Özgür bireyler yok olursa, kulların da kulluğu söz konusu olmaz tabi ki.
Eleştirel aklı kullanmak yerine, körü körüne bağlılığı görev sanan parti kulları en büyük zararı kendi siyasal anlayışlarına ve ülkelerine vermekteler. Körü körüne bağlılık, feodal bir anlayışın ürünüdür. Tarikat, cemaat, aşiretlerde liderin aldığı karar tartışılmaz; uygulanır. Karar yanlış da olsa feodal anlayışın getirdiği itaatkârlılıkla ses çıkarmamak işin gereğidir. Bizler ne tarikat, ne cemaat ne de aşiret üyesiyiz. Bizler, yirmi birinci yüzyılın özgür yurttaşları olarak düşüncemizi söyleyip karar vermek zorundayız. Partileri tarikat, cemaat ve aşiret olarak düşünen kafalarla mücadele etmeli.
Cumhuriyet’i yıkan da, memleketi bir avuç aymaza teslim eden de, toplumu paramparça yapan da, dünyanın en güzel halklarından birini bir dilim ekmeğe muhtaç eden de siyasetteki kulluktur. Kulluktan kurtarırsa kendini parti üyeleri, o zaman her şey normale girer.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       29 Ocak 2014

27 Ocak 2014 Pazartesi

PEKMEZ KAZANI


Doğu Karadeniz’in en lezzetli meyvelerinden biri üzümdür. Kendine özgü kokusu insanı sarhoş eder. Tadı, cennetten fırlamış gibidir. Çok şekerli değildir. Bu nedenle “Fazla yersem bir şey olur mu!” diye korkmaya gerek yok! Kabuğu serttir. Yerken kabuğunu çıkarmak gelenektir. Ama benim gibi doğuştan muhalif olanlar kabuğunu da yer. Koyu renkli kabuğu antioksidandır.
Karadeniz’in hırçın üzümü pek bodur değildir. Genellikle bir ağaca sarılarak yaşar. En âşık olduğu ağaçsa kızılağaçtır. Asma, ağacın dibine dikilir. Ağaç büyüdükçe o da büyür. Asma, asalak sarmaşıklar gibi arsız değildir. Sarıldığı ağacı güneşsiz, havasız bırakmaz. Sarmaşıkların sarıldığı ağaç uzun yaşamaz, kurur. Oysa asma, yaşamının ağaçla süreceğinin farkındadır. Ağacın ömrü de asmaya bağlıdır, çünkü asma var olduğu için ona kimse kıyamaz. Kereste, odun yapımı için en son düşünülür. Anadolu’da meyve ağacına zarar verilmez. Meyve ağacına balta vuran el, büyük bir günah işlediğinden onmaz.
Eylül başında dalların arasından olgunlaşmış üzümler göz eder çocuklara. İri bedenli, güneşe kavuşmak için göğe kol kanat germiş ağaçlara göz açıp kapayıncaya dek tırmanır çocuklar. Dallardaki çocuklar, sincaplara benzer. Daldan dala zıplamaları, en uzak uçtaki üzümleri ustalıkla almaları izlemeye değerdir.
Ağaçtaki çocuklar karınlarını tıka basa doyururken bir yandan da ellerindeki sepetleri üzümle doldururlar.
Üzümler, iyice olgunlaştığında pekmez zamanı gelip çatmıştır artık. Bu, yeni bir toyun başladığının habercisidir. Önce pekmez kazanı hazırlanır. Pekmez kazanı oldukça büyüktür ve bakırdandır. Derinliği az, çapı geniştir. Yandaki iki kulp taşınmasını kolaylaştırmakta.
Köyde her evde bulunmaz bu kocaman kazan. Genellikle bir mahalle ortaklaşa edinir bu kazanı. Kazanın bakımı, kalaylanması, korunması ortaklaşa yapılır. Herkes pekmez pişireceği günü önceden belirlerse sorun çıkmaz tabi ki. Kazan ortaklaşa yaşamın, ortak mülkiyet edinmenin güzel bir örneğidir.
Pekmez pişirilmeden önce üzümler toplanır. Ağaçlara genellikle çocuklar ve gençler çıkar. Kadınların, kızların üzüm toplaması çok nadir görülür. Ağaçtan düşüp bir sakatlığın olabileceği düşünülerek kadınlar tehlikden korunur.  Ağaca tırmananların bellerine uzunca bir ip bağlıdır. İpin diğer ucunda sepet vardır. Toplanan üzümler sepete konur. Sepet dolunca iple aşağıya sarkıtılır. Aşağıda genellikle kadınlar ve yetişkin erkekler bulunur. Üzüm sepeti boşaltıldığında ağaçtaki kişi sepeti yukarı çeker, üzüm toplama işini sürdürür. Ağaçta kuşların yemesi için biraz üzüm bırakılır. Yere düşüp ezilen üzümler de arıların, sineklerin, karıncaların ve cümle böceklerin hakkıdır.
Üzümler toplandıktan sonra pekmez yapımına başlanır. Önce üzümler bir çuvala doldurulur. Çuval, ahşap teknenin içine konur. Yalnız üzüm ezmekte kullanılan temiz çizmeler ayağa giyilir ve üzümler ezilerek suyu çıkarılır. Çuvaldan akan şıra, kaynamak üzere kazana dökülür. Kazanın altında harlı bir ateş yanmaktadır. Şıra kaynadıktan sonra tülbentlerden süzülerek tortudan arınır. Süzülen şıra yeniden kaynatılır. Kaynayan pekmezin içine kabak dilimleri koymak adettendir. Çünkü pekmezde pişen kabağın lezzetine doyum olmaz. Doğal bir kabak tatlısı yapımıdır bu aslında, katkı maddesi olmadan. Pekmezli kabaklar, gerçek bir toydur herkes için. Küçük yaramazlar, kazanın çevresinden ayrılmazlar kabaklar pişene kadar. Önce çocuklara verilir kabaklardan. Saatlerce kazanın başında nöbet tutmanın ödülüdür bu.
Pekmezin kestirilmesi için toprak, kül ve başka katkı maddeleri kullanılmaz. Bu katkı maddeleri, pekmezin şekerlenmesine, çokça tatlanmasına neden olur. Bu yüzden pekmez, doğal haliyle bırakılır.
Pekmez kaynarken çıkan koku, her yana yayılır. Cümle mahlûkat yararlanır bundan. Koku, sarhoş eder insanı. Yemeden doyurur insanı pekmez kokusu.
Pekmezin pişirilmesi de tıpkı kazan gibi bir imecenin, ortak bir emeğin ürünüdür. Pişen pekmezden komşuların hakkı verilir. Göz hakkı verilmezse pekmezin bereketi kaçar, tadı değişir.
Şimdilerde apartmanlara hapsedilmiş, betonlar arasında kafes kuşu gibi yaşayan çocuklar, o kaynayan pekmezin kokusunu içlerine çekebilmek için acaba neler yapmazlar?
Çocukluğuma dönüp baktığımda renkte, kokuda, tatta, en küçük yelin esintisinde duyumsadığım mutluluğu düşe dönüştürmekteyim. Bir derenin küçük çağlayanının kulağıma söylediği muhteşem ezgiyi düşünerek düş dünyasının dönemeçlerinde yol almaktayım yıllar sonra.
Pekmez kazanını ortak satın alan, en zor işlerin üstesinden imeceyle gelen, dayanışmanın en güzel örneklerini veren bu güzel insanlara ne oldu? Üç kuruşluk çıkar için toplumu inim inim inletenler bu halkın içinden mi çıktı acaba; yoksa ruh ve uslarını sömürücü bir canavarın buyruğuna mı verdiler?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                              23 Ocak 2014






26 Ocak 2014 Pazar

AĞLAMAKTAN YALVARMAYA


            AKP-Cemaat kavgası hızla sürmekte. İki taraf da her türlü silahı kullanmaktalar birbirlerine karşı. Suçlamaların bini bir para…
            Başta başbakan olmak üzere neredeyse AKP sözcülerinin tümü Cemaat’i paralel devlet kurmakla suçladılar. 17 Aralık’tan beri yandaş basın ağzına geleni saymakta Cemaat’e.             
            Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, 26 Ocak 2014 günü Bursa’da yaptığı konuşmada: “Bu hükümet varsa, o cemaatte o cemaatler de var olacaktır. Bu hükümet olmazsa, o cemaat de bütün cemaatler de yok olacaktır… Her şeyin garantisi biziz. O cemaatler beni çok iyi bilir. Ben onları çok iyi biliyorum. Bursa’dan bu cümleme dikkat etsinler. Biz varsak, siz de varsınız. Biz yoksak siz de yoksunuz. Biz yoksak, çözüm süreci yok.” demekte. Bu sözlerle hükümetin ağlamadan sorumlu bakanı Cemaat’e savaşı durdurmayı önermekte. Ağlamayla olmadığını anlayınca yalvarmaya başlamıştır. Çünkü hükümetin sallanmakta olduğunu görmekte.
            Arınç, kavganın sürmesi durumunda daha çok kirli çamaşırların ortaya serileceğinden korkmakta. Bu nedenle de “Bu kavga bitsin!” diye yalvarmakta.
            Arınç, yukarıdaki sözleriyle bir itirafta bulunmakta. “Bu hükümet varsa, o cemaat de o cemaatler de var olacaktır.” diyerek paralel devletin varlığının, hükümetin varlığına bağlı olduğunu söylemekte. Bu, bir itiraftır. Paralel devletin, bizzat AKP eliyle var edildiğinin itirafı. Ayrıca bundan sonra da paralel devletin süreceğinin sözünü vermekte. Bu, bir suçüstüdür. Devlet içinde, devlet örgütlemenin açık bir itirafı değil de nedir bu?
            AKP ve Cemaat, yıkılmanın telaşıyla daha çok itirafta bulunacaklar. Önümüzdeki günlerde, bin bir türlü kirli çamaşır ortaya serilecek. Dosyalar ortaya çıktıkça da yıkım süreci hızlanacak.
            AKP sözcülerini bu aralar Allah şaşırtmakta. İtirafları birbirini izlemekte…
            Ağlamaktan sorumlu devlet bakanı, bu aralar yalvarmaktan sorumlu devlet bakanlığına terfi edebilir. Beklemedeyiz.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       26 Ocak 2014

            

25 Ocak 2014 Cumartesi

ERDOĞAN’IN SURİYE İTİRAFI

                                       
24 Ocak 2014 günü RTE, partisinin Ankara ilçelerinin belediye başkan adaylarını açıkladı. Her zamanki gibi suçlamalarla dolu uzun bir konuşma yaptı. AKP’nin yeni bir düşmanını daha açıkladı: TÜSİAD…
RTE, suçlama yapar da Esat’tan söz etmez mi? Bu kez Esat’tan söz ederken yüzü kızardı, gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu. Tam da Esat’a değinirken boğulacaktı neredeyse… Ne diyeceğini şaşırdı bir an… Ağır bir sözcük kullanacaktı, şaşırdı kısa süre ve Suriyeli yöneticilere “Alçak!” deyiverdi.
AKP ve RTE, bugüne kadar Suriyeli muhalifleri hep masum ve mağdur gösterdiler. Onların demokrasi(!) savaşçısı olduklarını anlattılar acıklı öykülerle. Ancak bu konuşmasında kızgınlıktan olacak Suriye’de terörist grupların olduğunu söyledi.
“Suriye’de bugün terör örgütleri varsa bunların oluşmasına neden olan da Esed rejimidir.” demekte RTE. Yani Erdoğan, “Esat yönetimi olmasaydı kafa kesen teröristler, savaşmak için Suriye’de girmezlerdi.” demek istemekte.
RTE, bu itirafıyla terörist grupları desteklediğini de söylemiş oluyor. Çünkü AKP yönetiminin her türlü desteği verdiği muhalif gruplar bunlar.
Erdoğan, kimyasal silah konusunda fena yakalanmıştı. Kimyasal silahları kendi desteklediği terör grupları kullanmıştı. Hatta kimyasal silahların Türkiye’den gittiği konusunda güçlü kanıtlar ortaya çıktı.
Suriye’deki terör gruplarının uyguladıkları vahşet, muhalifleri destekleyen AKP, Katar ve Suudi Arabistan’ı da zor durumda bıraktı. Uluslararası alanda tepkiler artmaya başladı. Bu nedenle de Esat’ın ve Suriye yönetimini destekleyen ülkelerin eli güçlendi.
Kimyasal silah kullanımına destek, kafa kesip insan ciğeri yiyen teröristlere koruma, Reyhanlı’yı kana bulayan haydutlara kol kanat germe ve şimdi de sahte işkence senaryolarıyla son çırpınışlarla düşülen bataklıktan kurtulmaya çalışmak… Bu çabalar boşuna! Dünyanın en usta yalanı bile bir gerçeği sonsuza dek örtemez. Bir gün gelir gerçeğin adaleti, yalanı yargılar. AKP yöneticileri, liderleri önderliğinde hızla savaş suçlusu olarak oturacakları sandalyelere koşmaktalar.
Yıkılma, kaybetme korkusu arttıkça itiraflar da çoğalacak. Önümüzdeki günler çok şeylere gebe… Bekleyelim, görelim…
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           25 Ocak 2014

24 Ocak 2014 Cuma

FASULYE TURŞUSU


Karadenizlilerin vazgeçilmez yiyeceklerindendir fasulye turşusu. Zaten Doğu Karadeniz’in iki kardeş ürünü mısır ve fasulyedir. Tarlada iç içe yetiştikleri gibi, sofrada da birlikte tüketilirler.
Doğu Karadeniz Bölgesinde tarım alanları dar ve çok bölünmüş olduğundan bilinçli bir kullanım vardır. Fasulye, mısır tarlasına ekilir, Çoğu zaman sarmaş dolaş olurlar. Onların ki vazgeçilmez yaşamsal bir aşktır. Mısır, toprağın azotuyla beslenir. Azot bakımından zayıflayan toprağın imdadına fasulye yetişir. Çünkü fasulye köklerindeki şişkinlikler, havanın serbest azotunu tutar. Bu iki bitkinin anavatanı Amerika kıtasıdır.
Halkın temel besin kaynaklarından olan fasulyenin ekimi bolca yapılırdı. Benim çocukluğumda çay bugünkü gibi yaygınlaşmamıştı. Nisan başında toprak ısınmaya başlayınca ekim işine başlanırdı. Humus, fasulyenin yetişmesi için gereklilikti. Bu nedenle bol doğal gübre ve kül fasulye ocaklarına konulurdu.
Mevsimin ilk fasulyesi çıktığında hanelere mutluluk dolardı. Yöreye özgü kavruta yemek büyük zevkti. Kavruta, suda haşlanan fasulyeden yapılır. Haşlanan fasulyeler, soğan ve sarımsakla pişirilir. Tabi yanında can kardeşi mısır ekmeğiyle birlikte sofradaki yerini alırdı kavruta.
Tarladaki fasulyeler içlenmeye başladığında turşu zamanı gelmiş demektir. Fasulyeler özenle toplanır. Büyük bakır kazanlarda haşlanır. Toprak küpler çoktan hazırlanmıştır. Turşunun vazgeçilmezi yöreye özgü acı biber ve sarımsaktır. Kaya tuzu ve sirke, turşunun uzun ömürlü olmasını sağlar.
Kocaman küpler tıka basa doldurulmuştur. Küplerin ağızları sıkıca kapatılır. Kapağın üstüne açılması zor olsun diye taş konulur. Eğer kapak unutkanlıkla ya da tedbirsizlikle açık bırakılmışsa turşu küpüne fare girer. Girince de kışın tüketilmesi gereken önemli bir yiyecek mahvolur. Küpteki turşu, üzüntü içinde dökülür.
Kışın hemen her gün bir miktar turşu alınır küpten. Tuzdan arıtmak için güzelce yıkanır. Yıkanan turşu, bakır tavada kavrulmakta olan soğanın içine konur. İyice karıştırılarak pişirilir. Bazen soğan yerine pırasa yaprağının kullanıldığı da olurdu. Turşu kavurması olur da mısır ekmeği olmazsa olur mu hiç? 
Mısır’la fasulye tarladaki dostluklarını sofralarda, sonrasında midelerde de sürdürür. Mısır da fasulye de Orta Amerika kökenliler. Amerika kıtasının keşfinden sonra eski kıtalarla tanışmış iki ürün. Avrupalı gezginlerce okyanus aşarak yeni toraklara yaşam vermişler. Mısır, 1600’lü yıllarda Mısır’dan önce İstanbul’a, daha sonra da Karadeniz’in verimli topraklarıyla buluşmuş. Fasulyenin yolculuğu da aynı dönemlerdedir. Doğu Karadeniz topraklarına gelişleri en fazla beş yüz yıl... O zaman şu soru akla gelmekte. Mısır ve fasulye yokken Doğu Karadenizliler ne yer, ne içerdi?
Fasulye turşusu, besleyici olduğu kadar lezzetlidir. Karadeniz insanın; kışın sert rüzgârlara, kara, soğuğa, rutubete dayanmasında önemli bir etkendir. Bağışıklık sisteminin önemli bir etkenidir.
            Geniş bakır tavalarda yazın kavruta, kışın turşu kavurmasının doğa kokan sofralarındaki kaşık seslerine ne oldu? Suni gübrelerin, hormonların, hibrit tohumların kullanılmadığı zamanlardı, o zamanlar. Emeğin, alın terinin sofralarda lezzete dönüştüğü o güzel günleri özlemle anmaktan başka ne gelir elimizden?
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  22 Ocak 2014


23 Ocak 2014 Perşembe

MISIRLARIN AYIKLANMASI


Yaz sonunda insanlar oğul vermiş arı gibidir. Güz yağmurları bastırmadan ürün kaldırılmalıdır tarladan. Doğu Karadeniz en çok sonbahar mevsiminde yağış alır. Bu nedenle işler ivedilikle bitirilmeli, yoksa bir yılın emeği tarlada çürür.
Tarlada öncelik fasulyededir. Kurumuş fasulyeler, sarıldıkları sırıklardan usta ellerce beceriyle toplanır. Toplanan fasulyeler, az görünen güneşin altına serilir daha iyi kurusunlar diye. Fasulyeler türüne göre ayrılır. Barbunyalar, şeker fasulyeler…
Tarlada fasulyeler toplandıktan sonra sıra mısırlara gelir. Öncelikle mısır koçanları özenle toplanır. Sepetlere konan mısırlar eve taşınır. Kocaman bir tepe oluşur evin içinde.
Mısır sapları oraklarla kesilir. Kesilen saplar, kümelenerek bağlanır. Saplar bağlanırken üzerlerinde koçan kalıp kalmadığı kontrol edilir. Mısır sapları, kış boyunca ineklerin yiyeceğidir.
Harman, bereketin yığınağıdır. Ev halkının ve tüm evcil hayvanların rızkı vardır harmanda. Coşku, doruktadır bu zamanda.
Harman vakti en mutlu olan çocuklardır. Çocuklar için çalışma oyunla özdeşleşir. Tarlada kalan anızın yakılması, bir bayram şenliğini andırır. Yakılan ateşin üstünden atlamak en eğlencelisi. Bazen çocuklar el ele tutuşur bu atlayış sırasında. Çığlıklar, ılık gecenin ay ışıltılı karanlığında bile sürer.
Mısırların incecik saplarına küçük iki kâğıt parçası, dikenlerle ters yönlü olarak sabitlenir. Mısır sapının tam orta yerinden bir çivi geçirilerek daha sağlam ve kalın bir mısır sapına dikey olarak çivilenir. Buna yörede firfilika denir. Basit bir uçurtmadır bu. Firfilikalar yapılınca çocuklar ılık güney rüzgârlarının estiği tarlalarda koşmaya başlarlar. Firfilikanın kâğıtlarının bulunduğu bölüm döndükçe çığlıklar yükselir soluk soluğa, kan ter içinde. Bu oyuncağı her çocuk kendisi yapar. Çok küçük olanlara küçük yardımlar yapılır. Ancak yetişkinlerden yardım alınmaz.
Tarladaki kabaklar toplandığında iş neredeyse tamamlanmıştır.
Eve taşınan mısırların ayıklanması coşkulu bir oyuna dönüşür. Elektrik yoktu o zamanlar. Çok gaz yakmasın diye genellikle on numara lambalar yakılırdı. Küçücük fitilden kocaman aydınlık yayılırdı mutluluk kahkahalarının ışığında. Gözler ışıl ışıldı, yüzlerse ay.
Evde büyük küçük herkes, iskemleleriyle mısır harmanının çevresindeki yerini alırdı. Bazı mısırlarda altın sarısı tanelerin içinde siyah taneler bulunurdu tek tük. Siyah taneyi bulan, diğerlerinden birini cezalandırırdı. Buna “ahıra koymak” denirdi. Cezadan kurtulmak için siyah taneli mısır bulmak gerekmekteydi. Eğer mısır koçanı ayıkladığınızda kırmızı taneli olanı bulduysanız “bey” olurdunuz. “Bey” olan, harmanın tepesine oturur kendisine hizmet edilmesini isterdi. Kiminden su, kimindense yiyecek meyve isterdi. “Bey” olmak ya da cezalı duruma düşmemek için hızlı ayıklamak gerekti mısırları. Bu oyun, işlerin çabuk yapılması içindi. Gece yarısı olduğunda dağ gibi harman eriyip gitmiştir.
Ayıklanan mısırlardan kurumamış olanlar su da ya da közde pişirilerek yenilirdi. Seyrek taneli, un olmayacak niteliktekiler ise hayvanlara yem olarak ayrılırdı.
Koçanların dış kısmına hoşet denirdi. Bunlardan usta eller özenle kalın ipler yapar ve iskemlelerin oturulacak yerleri örülürdü. Arta kalan hoşetlerse ineklerin hakkıydı.
Mısır koçanlarının çoğu ayıklanırken sap kısmında birkaç hoşet bırakılır. Yedi sekiz mısır bir araya getirilerek hoşetlerle birbirine bağlanır. Bağlanan mısırlar çatı katına çıkarılarak dökmelere asılır. Bunlar yağmurdan ıslanmadıkları gibi, rüzgâra açıktır. Asılı mısırlar kolayca kurumuş olur böylece. Kış boyunca gereksinim duyuldukça buradaki mısırlar alınarak değirmene götürülerek un yapılır. Undan da mis kokulu ekmekler…
Gece yarısı işler bitmek üzereyken gaz lambasındaki alev küçük titremelerle azalırdı. Eller yorulmuştur. Arkalıksız, yaslanma olanağı olmayan iskemlelerde oturmaktan bedenler uyuşmuştur. İşe başlarken dorukta olan neşe, yerini uykunun ağırlığına bırakmıştır.
Gece kuşlarının ötüşleri, çakal viyaklamaları, köpek havlamalarına karışan ılık rüzgârın getirdiği harman kokusuyla uyku meleğinin şefkatli kolları beklemektedir yorgun bedenleri.
Köyde işler güneşin doğuşuyla başlar. Horozlar ötme yarışına başladığında herkes ayaktadır. Gecenin yorgunluğu, gece kuşlarının kanatlarında uçup gitmiştir. Sabah esintisinin bedenlere yüklediği güçle yeni bir güne başlama vaktidir artık.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               22 Ocak 2014




22 Ocak 2014 Çarşamba

“TIR”LATMAYIN ADAMI!

                                              
2014’ün ilk günüydü. Kırıkhan-Reyhanlı yolunda İHH’ye ait bir TIR, silah taşıdığı gerekçesiyle Hatay İl Jandarma ekiplerince durduruldu. MİT, arama izni vermedi. Savcılık, aramak için diretti.
Hükümet, devreye girdi. “TIR’daki insani yardımın Suriyeli Türkmenlere götürüldüğünü” söyledi, hükümetin ve AKP’nin sözcüleri. Türkmenler, “kendilerine hiçbir yardımın gelmediği” yanıtını verdiler.
Aradan çok geçmemişti ki, 10 Ocak günü Adana-Gaziantep yolunda iki otobüs dolusu mühimmat ele geçti. Hükümet yetkilileri, konuyu geçiştirdi.
19 Ocak günü Adana-Gaziantep otoyolunun Ceyhan gişelerinde üç TIR ihbar üzerine jandarmaca durduruldu. Yapılan aramalarda ikisinde mühimmat bulundu. Daha sonra dört TIR daha incelenmeye alındı.
AKP hükümeti, Suriye’ye giden söz konusu araçlarda ısrarla insani yardımın olduğunu belirtmekteler. Oysa Türk kamuoyu AKP’nin insani yardımları nasıl gösterişli törenlerle gönderdiğini bilmekte. Gereksinim sahiplerine gönderilen pire kadar yardımın, medya reklamlarıyla develeştiğini defalarca gördük.
Savcılıkları, emniyet güçlerini ve MİT görevlilerini birbirine düşüren araçlarda silah yoksa neden bu kavga o zaman? İnsani yardım yüklüyse bu araçlar, gösterirsin kamuoyuna yiyecek, giyecek ve sağlık malzemelerini olur, biter. Bunca kavgaya gerek var mı?
Ne zamandan beri insani yardımlar, MİT görevlilerinin gözetiminde gitmekte bir yerlere?
Türkiye’nin insani yardımları Kızılay aracılığıyla yapılmadı mı yıllarca? AKP yandaşı birtakım kuruluşların, Kızılay’ın görevini üstlenmelerindeki amaç nedir?
AKP, Suriye’deki karışıklıkların tarafıdır. Eli kanlı Ortaçağ teröristlerinin destekçisidir. Ne yaparsa yapsın bu gerçeği saklayamaz. Saklamaya çalıştıkça telaşlanmakta… Telaşlandıkça da kendini ele vermekte.
Saklambaç oynayan küçük çocuklara benzemekte AKP yöneticileri. Kendilerini arayan kişiler seslendikçe perdenin arkasına gizlenen çocuklar gibi “Buradayım!” demekteler saklandıkları yerden.
Kendi dar görüşleri, düşünce sığlıklarıyla herkesi aldatacaklarını sanmaktalar. Oysa yaptıkları o kadar açık ki… Suriye’de kan döken çetelerin öldürdükleri her kişinin sorumlusu, o eli kanlı teröristlere silah gönderenlerdir.
Tırlatmayın adamı… Herkesi kendiniz gibi, kendi yalanına inanan saflar olarak düşünmeyi bırakın!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       22 Ocak 2014

                                                                       

21 Ocak 2014 Salı

ESAT İŞKENCE YAPIYORMUŞ

                                       
20 Ocak akşamı iktidar yanlısı tüm televizyonlarda aynı haber: Suriye’den, Esat yönetiminin işkence görüntüleri…
Alt yazılar, hazır asker yorumcular, buzlanmış görüntüler…
İşkence görüntülerini çeken askeri polisin kahramanlık (!) öyküsü…
Esat’ın zalimliklerini (!) sıralayan dünyadan habersiz haber okuyucuları…
Haberin verilişinin hemen ardından ekranlarda boy gösteren AKP’li sözcüler… Esat’ı kötüleme yarışına giren siyasetçilerle iktidar yalakası medya bülbülleri…
Cenevre 2 görüşmeleri yaklaştı. Suriye kazandı, ABD ve güdümündeki piyonlar kaybetti. Cenevre’de inisiyatif Rusya’da. Tüm itirazlara karın İran da çağrılı Cenevre görüşmelerine.
Yenilen ABD cephesi şaşkın ve dağınık. Hele AKP, suçluluk korkusuyla ne yapacağını şaşırmış. Daha önce Esat’ın kimyasal silah kullandığı yalanı ortaya atıldı. AKP, yalanın altında kaldı. Kimyasal silahın AKP’nin desteklediği Ortaçağ artığı teröristlerce kullanıldığı kanıtlandı. RTE ve Davutoğlu savaş suçlusu konumuna düştüler. Durumları hiç de iyi değil. Çıkış yolu aramaktalar kendilerince. Çıkışı, işkence görüntülerinde buldular. Bilmezler ki bu dolambaçlı yolun sonu da AKP’ye çıkmakta.
Elli beş bin görüntü… On bir bin kişinin fotoğrafını çekmiş bu AKP kahramanı (!). Dile kolay, bir ilçe büyüklüğünde kişinin fotosu… Gizlice çekmiş öyle mi? Bu kadar çok kişinin fotoğrafını hangi zaman diliminde hem de gizli çekmiş bu büyük kahraman?
Efendim, görüntüler İngiltere’deki bir laboratuarda uzman kişilere inceletilmiş, her şey gerçekmiş. Bu arada bu masrafları da Katar karşılamış. Dünyaya da Anadolu Ajansı duyurmuş.
Vay be! İşe bakın… Bozacının şahidi şıracı… Suriye’deki suç ortakları birleşmişler, işkence görüntüsü sunmaktalar dünyaya. Yalnız fotoğraf eksik. ABD ve Suudlar yok! Hakları geçer vallahi! Onların da Esat’ın bu zalimliğinin(!) ispatında emekleri olmalı değil mi?
Suriye’de bataklığa gömülen AKP çırpınmakta. Bataklığa düşen çırpınırsa daha çok gömülür batağa. Oysa bataklığa düşen hareketsiz durmalı ki belki biri gelir kurtarır onu oradan.
Ülkesine yapılan haince kuşatmayı yaran ve büyük güçleri yenilgiye uğratan Esat, aklını peynir ekmekle mi yedi? Neden işkence yapsın? Niye haklı mücadelesini ve zaferini saçma sapan bir iş yüzünden rezil etsin?
AKP’liler herkesi saf, kendilerini çok uyanık saymaktalar. Uydurdukları senaryolara herkesin inanmasını istemekteler. İnsan, aynaya bakınca kendini görür. AKP’liler bu ara aynaya çok bakıyorlar sanırım.
Not: Konunun daha iyi anlaşılması bakımından aşağıdaki iki yazımın okunmasında yarar var.

                                                     Adil Hacıömeroğlu
                                                     21 Ocak 2014



20 Ocak 2014 Pazartesi

CHP’Yİ NEDEN ELEŞTİRİYORUZ?


Bazı dostlarımız CHP’yi neden eleştirdiğimizi sormaktalar sık sık. Eleştiri; bir yapıtın olumlu ya da olumsuz yanlarını söylemektir. Kısacası, değer verilen düşünce ya da kurumlara yapılır. CHP’yi eleştirmemizin nedeni de daha iyi işler yapabileceği umudumuzu korumamızdan kaynaklanmakta. Eğer bir gün CHP’yi eleştirmeyi bıraktığımızda anlayın ki umudumuz kesilmiştir ondan.
Yine aynı dostlarımız AKP’yi neden eleştirmediğimizi söylemekteler. Oysa yazılarımın çoğu AKP konuludur. Bu yazılar, eleştiriden çok bir mücadele savaş içeriklidir. Cumhuriyet’i savunanların AKP’yi düzeltmek gibi bir amaçları yok. Bu nedenle AKP’yi eleştirmek yerine, onunla savaşmalıdır. Biz de yazılarımızda bunu yapmaktayız.
CHP, Atatürk’ün kurduğu bir partidir. Türkiye’nin işgalcilerden kurtulmasının öncüsüdür. Cumhuriyet devrimlerinin yapıcısıdır. Laik Cumhuriyet’in önemli bir dayanağıdır. Bu nedenle CHP’nin Atatürk’ün çizgisinden sapması, altı oktan uzaklaşması durumunda bir Cumhuriyet yurttaşı olarak eleştiri hakkımızı kullanmamız en doğal hakkımız.
CHP, kişilerin değil, Türk Ulusunun partisidir. Cumhuriyet’in siyasal örgütlenmesidir. Emperyalizme karşı bir savaşın siyasal örgütüdür CHP. Bu gerçekler ışığında davranan yöneticilere sözümüz yok! ABD’ye ve emperyalizmin güdümündeki Ortaçağ kalıntılarına umut bağlayanların karşısında olmaksa Atatürk’ten aldığımız bir görev.
Milletin partisini, millet eleştirecek ki doğru yoldan çıkmasın. Atatürk’ün aydınlık yolu dururken sapa yollara sapılmasın. Şu bilinmelidir ki, CHP yöneticileri; Atatürk’ün izinden gittikleri sürece onlara sevgi, saygı ve güvenimiz olur. Atatürk’ün yolundan yürümeyen, Cumhuriyet değerlerini savunmayanlarla aynı yolun yolcusu olamayız.
Türk Milletini birleştiren Atatürk’tür, Cumhuriyet’tir. Bunun dışındaki arayışları milleti ayrıştırmak, vatanı bölmektir. Böyle bir duruma rıza göstermemiz olanaksızdır.
CHP, eleştirilere ne kadar kulak asarsa o kadar doğru işler yapar. Eleştiri, demokratik bir anlayışın ürünü olduğundan diktatörlere yapılmaz. CHP yöneticileri de diktatör olmadıklarına göre eleştirilecekler. Önemli olan bu eleştirilerden ders almalarıdır.
Önemli olan araba devrilmeden yol göstermektir. Araba devrildiğinde zaten yol gösteren çok olacaktır. Bu durumda ortaya çıkanlar dostça eleştirmeyecek, akbabalar gibi saldıracaklar. Bu gün lidere ve yanındakilere övgüler düzenler işler bozulduğunda en büyük düşmanlar olarak ortaya çıkacaklar.
Unutulmamalı ki eleştirenden değil; dedikodu ve yağcılık yapandan büyük zararlar gelir.
Eleştiri doğru yolu bulmanın sihirli anahtarıdır. Dünyanın neresinde olursa olsun eleştiriye kendini kapatanlar olumlu ve büyük işlere imza atamazlar.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           20 Ocak 2014


19 Ocak 2014 Pazar

KÖMÜRCÜ, MAKARNACI KOYUNLAR


Gerek sosyal medyada gerekse günlük politik tartışmalarda AKP’ye oy verenlere “kömürcü, makarnacı, koyun…” gibi sıfatlar yakıştırılmakta. AKP’ye oy verenlerin neredeyse halkın yarısını oluşturduğu düşünüldüğünde bu sıfatlamanın halka karşı bir eylem olduğunu düşünmek gerek. Bu sıfatların AKP seçmeni için kullanılması, iktidar partisinin işine yaramakta. Bu yolla AKP’ye oy verenler, muhalefetten uzaklaştırılarak RTE çevresinde kemikleşmelerine neden olunmakta.
AKP seçmenini “kömürcü, makarnacı, koyun… “olarak nitelemek, bu insanların aklını, kişiliğini, iradelerini, ahlaklarını hiçe saymaktır.
İnsanlar yanılarak oy kullanabilir. Çoğu zaman kendi sınıf çıkarlarına uygun oy vermeyebilirler. Bazen ülkenin aleyhine çalışan partileri iktidara getirmiş de olabilirler. Bu nedenlerle halkı suçlayıp yaftalamak hem ayıp hem de yanlıştır.
Eğer insanlar doğru yolda giden partilere oy vermiyorsa bunun suçu daha çok muhalefettedir. Muhalefetin kendi düşüncelerini halka anlatamaması, önemli bir eksikliktir, giderilmesi gerek. Yurttaşı bilgilendirerek uyandırmak başta aydınların görevidir. Muhalefet partileri, halka kendi politikalarını kabul ettiremiyorlarsa demek ki yanlış yoldalar.
AKP seçmenine hakaret ederek onları kazanmak olanaksız. Önce kişiye hakaret edip sonra da onunla aynı yolda yürümeyi beklemek mantıksızlıktır. Sanki AKP’nin gizli eli, “kömürcü, makarnacı, koyun… “diyenleri yönlendirmekte. Çünkü bu söylemler yıkılmakta olan iktidarı güçlendirmekte, onun ömrünü uzatmakta.
AKP seçmenine “kömürcü, makarnacı, koyun…” diyenler, iyi bilmeliler ki bu sözlerle AKP’ye çalışmaktalar. Bu söylemlerle iktidar partisine her gün seçmen taşıyarak katkı yapmaktalar. Siyasetle uğraşanlar, “Tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarır.” atasözünü unutmamalılar.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           19 Ocak 2014

18 Ocak 2014 Cumartesi

ÇALİMAT


Fındık hasadı, Karadenizliler için önemli bir andır. Bir yıllık umudun hasadıdır aslında bu. Yıl boyunca borçlanan köylü soluklanacaktır. Evine bolluk ve bereket gelecek, yüzler gülecektir. Eğer ürün bolsa umutlar artacak, yeni hayaller kurulacaktır. Hele bir de borçların tamamı ödenirse hane halkının keyfine diyecek yok.
Fındık bahçelerinde ürün zevkle toplanır. Fındıkların kocaman gövdeleri, genellikle yetişkin erkekler eğer. Çocuklar eğilen dalların başına üşüşür. El sepetleri fındıkla dolar.
Uçurum kıyısında yer alan ya da eğilmesi güç dallardaki ürün, kukar denilen çengelli sırıklarla eğilerek toplanır. Kukarlar, genellikle fındık ağacından yapılır.
Büyükler dolaylığı, iki ucundan bellerine bağlarlar. Önden sarkan iki ucu ilk bağladıkları uçların üstüne arkadan bağladıklarında kolay kullanılışlı, küçük bir çuval yaparlar. Dolaylıktan oluşan küçük çuvallar ve el sepetleri fındıkla dolduğunda sırtta taşınabilir büyük sepetlere boşaltılır. Sırt sepetleri doldukça evlere taşınır. Fındık harmanları evin önünde, eğer havada yağış belirtisi varsa evin içinde oluşur.
Fındık toplarken dalların kırılmaması bir ustalık işidir. Her kırılan dal, gelecek yılın ürününü azaltacağından dikkat etmek gerek. Bir yandan fındık ocaklarında seyreltme işi de yapılır. Yaşlanmış dallar kesilerek ayıklanır. Yeni, genç fidanların büyümesi için olanak sağlanır. Bazı ocaklarda gereğinden çok yeni fidanlar oluşur. Onlar da ustalıkla seyreltilir. Her fındık ocağı, en çok ürünü verecek duruma getirilir.
Fındığın toplaması bitince çalimat başlar. Çalimat, genellikle çocuklarca yapılır. Buna mahallenin tüm çocukları katılırdı. Mahalledeki çocukları fındıklığına çalimat için sokmayan bazı uyumsuz kişiler, komşuları tarafından “hain kişi” olarak yaftalanırdı. Neredeyse herkes çocukları sevindirmenin büyük bir sevap olacağı düşüncesindeydi. Bu nedenle de fındığı toplanan bahçelere, komşu çocuklarını çalimat için çağırmak gelenektendi.
Anadolu’nun birçok yerinde buna, “başaklama” denir. Başaklama, çocuklar için sevinçli bir bayrama dönüşür. Yere düşüp otların arasında görünmez olan ya da dallarda yaprakların arkasına saklandığından görülemeyen fındıklar sevinçle toplanır. Çocuklar bir maymun çevikliğiyle dalarla tırmanır, daldan dala atlayarak fındıkları ceplerine ya da ellerindeki torbalara doldururlardı. Dalda görülen fındıklar; tekli, ikili, üçlü… gibi adlarla tanımlanır, her görüldüklerinde bir sevinç çığlığı yükselirdi.
Büyükçe çocuklar çaliamatı ustalıkla yaparlardı. Küçük ve çelimsiz çocuklarsa ne yazık ki başarısız olurlardı. Tabi, başarısız olunca da ağlamalar işitilirdi. Büyükler, çocukların ağlamaması için sepetlerine, gizlice toplanan harmandan birkaç avuç fındık koyarlardı. Bu davranış ağlayan çocukları güldürmek için yeterliydi.
Başaklama toplanan fındıklar, hemen köyün bakkalına götürülüp satılırdı. Kazanılan parayla genellikle şekerlemeler ve oyuncak alınırdı. Oyuncak dediğimiz de plastik bir arabadan ibaretti. Çünkü oyuncak sektörü bugünkü gibi gelişmemişti. Köy bakkallarının oyuncak ufku da birkaç kalemle sınırlıydı.
Başaklama yapan bazı çocukların ürünlerini, babaları satın alırdı. Bu çocuklar, diğerlerine göre daha çok para kazanırlardı. Çünkü babalar, çocuklarının çalışmasını özendirmek için onlara, ürünlerinin ederinden daha çok para verirlerdi.
Bazı büyükler nadir de olsa çalimat yaparlardı. Fındık bahçesi olmayan, yoksul aileler topluca fındıklıklara dalarlardı. Eli ayağı tutan tüm aile üyeleri çalimata katılırdı neredeyse. Çünkü toplayacakları her fındık tanesi, ailenin geçimine bir katkıydı. Fındık bahçelerinin sahipleri öncelikle bu ailelere hasadın bittiğini haber verirlerdi ki, onlar nasiplerini alsınlar, evlerinin gereksinmelerini karşılasınlar.
Şimdi hayallere dalıp yıllar öncesine baktığımda çalimat yapan çocukları gülümseyerek izleyen bahçe sahiplerinin mutluluğu gözümün önünde capcanlı. Fındık dallarının dibinde “İkili gördüm!” diye çığlık atan çocukların tiz sesleri neredeyse kulak zarımı patlatacak. Çocuklar ağlamasın diye sepetlerine fındık dolduran o kutsal elleri sıkmak, öpmek isterdim sonsuza dek…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           18 Ocak 2014




17 Ocak 2014 Cuma

MÜSLÜMAN RUM DEĞİRMENCİ


Anadolu türlü uygarlıkların yaşadığı, karışıp harman olduğu varsıl bir coğrafyadır. Yüz yıllarca farklı inançlardan ve etnik kökenlerden insanların dostça yaşadığı bir yerdir Anadolu. Ne zaman ki sömürgeci ülkeler, kendi çıkarları için kışkırtmalara giriştiler topraklarımızın bu güzelliği uçup gitti.
Benim doğup büyüdüğüm yer, Anadolu’nun kuzeydoğusunda. Eskiden farklı dinlerden insanlar birlikte yaşamışlardı buralarda. Onlarla ilgili öyküler de anlatılırdı. Hala onların adlarının yer aldığı tarlalar, bahçeler var.
Çocukken merak ederdim: “Acaba buradan giden Rumlar nasıl insanlardı?” diye. Bu sorumu yanıtlayabilecek tek kişi vardı, o da babaannemdi (ninemdi). 
Ninemin güçlü bir belleği vardı. Eskiden yaşadıklarını noktası virgülüne kadar anımsardı. Muhacirlik anıları, savaş yıllarının sefaleti, salgın hastalıkların kırımları capcanlıydı onda. Olayları anlatırken yansız davranırdı. Kötülüğü babası da yapsa saklamazdı. Onun için gerçekleri saptırmak büyük günahtı, ayrıca böyle bir tavır insana yakışmazdı.
Belleğinin güçlü kalmasında hafızlığı önemli bir etkendi. Diğer bir etken de ninemin yaşamı boyunca doğal beslenmesiydi. Sanayi ürünü olan hiçbir gıda maddesi, onun boğazından geçmezdi.
Bir gün nineme: “Buralarda Rumlar var mıydı eskiden?” diye sordum.
O, “Olmaz mı evladım!” diyerek yanıtladı beni.
Ben, “Bu Rumlar nasıl insanlardı nine?” diye sordum ona.
Ninem, “Bir Rum değirmencimiz vardı ve çok Müslüman adamdı oğlum.” dedi. Bu söz o gün bugündür belleğimin en derin köşesine kazınmıştır, büyük harflerle.
Hafız ve bir molla kızı olan ninem, Rum değirmencinin Hıristiyan olduğunu çok iyi bilmekteydi; ama neden onu “Müslüman!” diye nitelemişti?
Nineme göre Müslüman kişi, işini namusuyla yapan adamdı. Kimsenin namusuna, malına, canına yan bakmayan kişiydi Müslüman kişi. İnsana, insan değeri vermekti Müslümanlığın temel koşulu.
Rum değirmencinin doğru adam olması, işini iyi yapması, hakka riayet etmesiydi ninemi, ona “Müslüman” dedirten. .
Şimdilerde öyle mi? Din adına çıkıp masum insanları öldüren canlı bombaları, “Müslüman siyasetçiyim!” diyerek halkı soyup soğana çevirenleri ve daha nicelerini gördükçe ninemi de Müslüman Rum değirmenciyi de bin bir rahmetle anıyorum.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           17 Ocak 2014

16 Ocak 2014 Perşembe

KİLİTLENMEYEN DÜKKÂNLAR


2008’in Ağustos’uydu. Bolu’nun Göynük İlçesine bir yakınımı ziyarete gitmiştik. Göynük, küçük bir ilçe. Tarihsel ve doğal varsıllığı önemli. Yemekleri lezzetli… İnsanları sıcak ve yardımsever… Dağların arasında, doğa ananın kucağına uzanmış mavi göğe yoldaşlık eden bir yer.
Göynük’te en ilginç bulduğum şey, bazı dükkânların gece bile kapanmaması. Kapı açık, mallar ortada. Çok acil ihtiyacı olan olursa istediğini alır, ertesi gün ödemeyi yapar dükkân sahibine. Bunu görünce yıllar öncesine gittim. Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği Of’a…
Of, büyüklüğüne göre ticari hacmi yüksek bir yerdi o zamanlar. Sıra sıra dükkânlardan her gereksinim sağlanırdı. Dükkân sahibi yemeğe, namaza, tuvalete gittiğinde kapıları kilitlemezdi. Kapı önüne konan bir sandalye işyerinin sahibinin olmadığı anlamına gelirdi. Manifatura ve tuhafiye mağazalarının kapısına bel yüksekliğinde yatay olarak metre konurdu. Bu durumu görenler işlerini görmek için kapının önünde işyeri sahibinin gelmesini beklerlerdi.
Kapatılmayan dükkânlarda, bir hırsızlık olayının olduğunu hiç duymadım. Dükkân ve içindekiler, toplumun vicdanına emanetti. Toplumun vicdanı, hırsızlığa karşı en büyük engeldi. Çünkü o zamanlarda hırsızlık yapan kişiye insan değeri verilmezdi. Hırsızlar, tecrit edilirlerdi toplumdan. Bu da bir kişinin karşılaşabileceği en büyük ceza idi.
Toplumun sanki gizli bir yasası vardı. Herkes bu yasaya uymaktaydı. Kapıları kilitlenmeyen dükkânları koruyan toplumsal ahlaktı.
Yıllar sonra İstanbul’da semt değiştirdim. Anadolu yakasına yerleştim. Bostancı, Suadiye ve Erenköy’deki sokak çiçekçilerinin geceleyin tezgâhlarını toplamadıklarını görmekteyim. Hiçbir tezgâha el bile sürülmemekte her gece. Toplum vicdanına emanet çiçekler, her sabah daha güzel görünmekte gözüme.
Yaşamımın iki farklı döneminde üç ayrı yerde var olan bir toplumsal ahlak düzeninden söz ettim. Bu güzel geleneklerimize ne oldu acaba? Tıka basa malla dolu dükkânlara yan gözle bakmayan insanlar nereye gitti? Ya toplumun vicdanına mağazasını emanet eden esnaf nerede?
“Ahlak” diye diye ahlak mahvoldu. “Gelenek” diyerek insan haklarına aykırı feodal anlayışlar baş tacı edildi. Tolumun yüreğinde, vicdanında olması gereken duygular, inançlar kişilerin çıkarları için dillerde pelesenk oldu. Paraya tapınma, kişisel amaç edinildi. Özellikle 12 Eylülcüler ve ardılları, topluma “Ne yaparsan yap, parayı cebine indir!” anlayışını kabul ettirmek için özel çaba harcadılar. Bir ayağı ABD’de, diğer ayağı Ortaçağ’da olan siyasal iktidarlar, toplumun güzellikleri hoyratça yok ettiler.
Değerleri ve güzellikleri yok edilen toplumlar öksüz kalır. Biz de öyle olduk. Kocaman kentlerde birbirimize yabancı olarak bir yaşamın cenderesinde çırpınmaktayız.
Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com’dan okuyabilirsiniz.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           16 Ocak 2014